1 Haziran 2008 Pazar

kuresel sermaye hareketleri makale para

KÜRESEL SERMAYE VE SICAK PARA GERÇEĞİ

Anahtar kelimeler; küresel sermaye makale, sıcak para nedir, sermayenin küresel egemenliği, küresel sermaye hareketleri

1. GİRİŞ:

Küresel sermaye, herhangi bir işletmeyi, şirketi, fabrikayı yönetmeyen, bunların da sahibi olmayan, sadece paraya hükmeden ve parayı kullanan gruptur. Finans kesimindeki bu kişilerin kullandığı paralar sadece kendi servetleriyle de sınırlı değildir. Çünkü bugünün dünyasında paranın sahibi ve kullananı farklıdır.

Küreselleşme, modern toplumun evrenselleşmesi anlamına gelebileceği gibi tekelci kapitalizmin günümüzdeki görünümü şeklinde de yorumlanabilmektedir. Küreselleşme süreci kapitalist gelişme süreci ile sıkı bağlılık içindedir. Bu anlamda küreselleşmeyi kavrayabilmek için tarihsel kapitalizmi anlamak gerekir. Teknolojik gelişme ve artan rekabet koşullarında gelişmiş ülkelerin sermayesi için küreselleşme giderek küresel anlamda güç kazanma anlamına gelirken, gelişmekte olan ülkeler için küreselleşme giderek kazanılan haklardan ödünler verme anlamına gelmektedir. Bugün küreselleşme, paranın küreselleşmesi anlamına gelmektedir.
Kavram olarak “küresel” (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile, “küreselleşme” (globalization), oldukça yenidir. İlk olarak 1960’larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı, 1980’lerde ise sıkça kullanılmaya başlanmıştır. 1990’lara gelindiğinde de, bilim adamlarının önemini kabul ettiği anahtar bir sözcük haline gelmiştir. Globalleşme, dünyada birçok ekonomik, finansal, politik, ulusal güvenlik, çevresel, sosyal, kültürel ve ulusal eyaletler arası teknolojik bağlantılar, piyasalar ve bireyler yoluyla kıtalararası mesafeleri birbirine bağlayan bir ağ olarak tanımlanmaktadır

Ekonomik açıdan değerlendirildiğinde, sermaye yatırım getirisi yüksek olan
yerlere gittikçe, mal ve hizmetler karşılaştırmalı üstünlüğe sahip ülkeler tarafından üretildikçe ve özelleştirme sonucu etkinlik arttıkça, bu değişiklikler globalleşen ekonomideki bütün katılımcılar arasında paylaşılacak büyük kazançlar sunmalıdır. Bu ekonomik etkinlik kriterlerinin etkilerini tekrar güçlendirmek, bilgi teknolojilerindeki hızlı değişimler ve otomasyon (bilgisayar teknolojilerinin gelişimi) global iletişimin maliyetlerini olağanüstü bir şekilde düşürmektedir. Hızlı, kolay ve ucuz iletişim ağı kıtalararası ölçekte üretim organizasyonlarını hızlandırmakta ve ülkelerarası büyük sermaye değerlerinin hızlı hareketliliği, ülkeler bazında, yeni prodüktivite anlayışlarının hızla inşasını mümkün kılmaktadır ve sonuçta bu tür gelişmeler tüm ülkeler tarafından benimsenmekte ve uygulanmaktadır.

Globalleşme ve bölgesel bütünleşmeler, yoğun bir biçimde ihraç ekonomilerini gündeme getirmekte, böyle bir yapı temel stratejik faktör olarak rekabet gücünü ön plana çıkarmaktadır. Rekabet, bir işletmenin müşterilerinin isteklerini, diğer işletmelerden daha etkin olarak yerine getirmesi, yani mal ve hizmetleri daha kaliteli ve ucuz olarak temin etmesidir. Global sistem içerisinde rekabetçi ürün ve hizmetler ortaya koyamayan işletmeler, yaşamını devam ettirme ve büyüme amaçlarını gerçekleştirememektedirler.
Uluslararasılaşmayı cazip kılan en önemli faktör kardır. Henüz yeni ve keşfedilmemiş pazarlardaki karlılık pek çok işletme için çok büyük cazibe taşımaktadır. Ayrıca kârın bir diğer özelliği de, ev sahibi ülkelerin yabancı yatırımcılara sağladığı vergi kolaylıkları ile de ilgilidir. İkinci en önemli nedenin istikrar olduğu söylenebilir. Birçok işletme kendi ülkesinde sattığı malın daha fazlasını üretebilir. Yabancı pazarlar kapasitenin değerlendirilmesinde önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu nedenle işletmeler, üretim ve satışlarında istikrar sağlayıcı bir yöntem olan uluslararasılaşmayı hedefleyebilmektedirler.
1990'ların en moda sözcüğü olan "küreselleşme", geniş anlamlı ve iddialı bir sözcük olarak gündeme gelmektedir. Kullananın istediği anlamı taşımakta ve gerçekte maskelenmiş bir "Küreselleştirme" ideolojisini yansıtmaktadır. Gerçekte yaşanan ise dünya uluslarının ve kültürlerinin var olma çabalarının küresel egemenler tarafından kırılarak bir küresel tahakküm sisteminin oluşturulması.
Teknolojinin hızlı ve şaşırtıcı gelişimi insanları zaman ve uzay kısıtlarından kurtarmakta, bilgi, para ve kaynaklar en hızlı şekilde dünyanın her tarafına akabilmektedir. Böylece ülkeler arasındaki etkileşim artarak ticaret ve haberleşmenin yarattığı katma değer en üst düzeye ulaşmaktadır. Yine de yaratılan katma değerden ülke içi ve ülkelerarası insanların adil bir şekilde yararlanabildiği konusunda kuşkular bulunuyor. Katma değerin kimin yararına artırıldığı ve nasıl dağıtıldığı bu tartışmalarda gözlerden kaçırılmaktadır.
Günümüzün sanayi sonrası küresel ekonomik düzeninde kaynaklar ve ürünler daha serbest olarak sınırlar arasında dolaşabilmektedir. İşletmeler üretimlerini, yatırımcılar fonlarını koşulların daha olumlu olduğu bölgelere kaydırabilmektedir. Küresel ekonominin günümüzdeki düzeninde bir ürün veya hizmetin tasarımı bir ülkede, üretimi veya montajı başka bir ülkede gerçekleşirken, gerekli parçalar ise çeşitli ülkelerden temin edilebilmektedir. Bu süreçle elde edilen ürün ve hizmetler ise başka ülkelerde pazarlanmaktadır. Dünyanın her bölgesinde çalışanlar en kaliteli ürünleri üretebilecek beceri ve deneyimi kazanmış durumdadır. Bunun sonucunda herhangi ürün ve hizmet tasarımında, üretilmesinde ve pazarlanmasında çeşitli ülkelerin katkılarına sahip olabilmektedir. Bu koşullar daha yüksek kaliteli ürünlerin daha düşük fiyatlarla dünya pazarlarından temin edilebilmesini mümkün kılmaktadır.
Yirmi yıl önce 'yabancı sermaye' sözcükleri karanlık, pis, tehlikeli madenleri; çevreyi kirleten rafinerileri; havasız elektronik montaj fabrikalarını ve büyük transplantasyon çiftliklerini çağrıştırırdı. Tüm bunlar hâlâ varlıklarını sürdürmekle birlikte, başka pek çok türden karmaşık uluslar ötesi sistemlerin içinde yer aldıklarından artık o kadar göze çarpmamaktadır. Finans, muhasebe, hukuk bilgi-işlem ve mühendislik işlemleri de artık küresel bir boyut kazanmıştır. Bir yandan da, yabancı ülkelerde çalışan şirketlere artık o kadar sık rastlanır olmuştur ki, bunlar manzaranın bir parçası haline gelmişlerdir. Belli bir çapı aşan hemen her girişim, artık ulusal sınırların ötesiyle iş yapmaktadır.
Kabaca hesaplanırsa, günümüzde dünyanın en büyük 300 endüstri şirketi 20 trilyon dolarlık üretken aktif portföyünün % 25'ini kontrol etmektedir. Öte yandan, zayıflayan hükümetler dünyasındaki bu başına buyruk şirketler, bir dizi çok önemli politik kararı veto edecek güçtedirler. Dünya ekonomisinde de, tıpkı büyük bir şirkette olduğu gibi, güçlü azınlık hisselerinin sahibi kontrolü ele geçirebilir. Diğer taraftan bu imparator şirketlerin büyüyen gücünü kısıtlamak ve büyüyen ranta ortak olmak için bir küresel bürokrasinin oluştuğu ve dünya ticaretini düzenlemek ve standartları yaygınlaştırmak görünümü altında ranta ortak olma çabalarının yoğunlaştığı görülmektedir.
Dünya çapındaki bu ekonomik etkinlik sistemleri, daha şimdiden hiçbir dünya imparatorluğu ya da ulus-devletin başaramadığı ölçüde bir küresel bütünleşme gerçekleştirmiştir. Her birinin arkasındaki itici güç büyük ölçüde merkezleri ABD, Japonya, Almanya, Fransa, Isviçre, Hollanda ve İngiltere olan bir avuç dev şirkettir. En tepedeki 300 şirketin toplu varlıkları kabaca tüm dünyadaki üretim varlıklarının dörtte birini oluşturmaktadır.
II- KÜRESEL DÜNYADA SICAK PARA GERÇEĞİ:
Küresel Para Piyasası döviz işlemleri, küresel bonolar, Master Card'lar, Euroyen ve paranın yeniden paketlenip satılması için gittikçe artan miktarda yaratıcı ve spekülatif araçlardan oluşmaktadır. Bu piyasa geçmişin donuk gri bankalarından çok, bir kumarhaneler zincirine benzemektedir. Günün yirmi dört saati trilyonlarca dolar dünyanın belli başlı döviz piyasalarında saniyenin binde biri orantıda hızlarla, veri bitleri şeklinde dönüp durmaktadır. Bu baş döndürücü tutarın ancak % 10 kadarı mal ya da hizmet ticareti ile ilgilidir. Uluslararası para trafiği kendi başına bir amaç, son derece kazançlı bir oyun haline gelmiştir. Bu gelişme bir tür ‘kumarhane ekonomisinin' yükselişini yansıtmaktadır. Bankacılık etkinlikleri daha fazla küresel ve daha spekülatif hale gelirken, milyarlarca insanın ve milyonlarca küçük işletmenin kredi gereksinmeleri karşılanmamaktadır. Reel taleplerden gereklerden bağımsız finansal hareketler olağanüstü karlar yaratabilme yeteneklerinin yanında bütün sistemi havaya uçurabilecek bir saatli bomba özelliği de taşımaktadırlar. Bunun bir örneği Japonya’dan kaynaklanarak kendisine bağımlı bütün Asya ekonomilerini dize getiren Asya Krizinde yaşanmıştır.
Bu sistemin en rahatsız edici yönü, dünya çapındaki şirketlerin, hükümetlerin kendi halklarının yararına olan politikaları yürütmelerine engel olma gücü ve olanağıdır. Ulus-devletlerin liderleri kendi toprakları üzerinde bir zamanlar sahip oldukları kontrolün büyük kısmını yitirmektedirler. Yabancılar daha şimdiden içeri girmiş oldukları için, dış dünyanın taleplerine gittikçe daha fazla boyun eğmek zorunda kalmaktadırlar. Düzenli olarak sınır-ötesi çalışan işletmeler, en ücra köşeleri bile her türlü politik düzenleme ve geleneği aşıp geçen bir yeni dünya ekonomisine katmaktadırlar.
Mal üretmek, satmak ve hizmet vermek için olağanüstü bir küresel mekanizma kurulmuş; ama henüz yaşanan bu depremi hesaba katan hiçbir politik ideoloji ya da ekonomik kuram oluşturulmamıştır. Madison, Napolyon, Bolivar, Lincoln, Bismarck, Wilson, Roosevelt, Mustafa Kemal, Stalin, Mao, Nehru, Kenyatta de dünyanın her yanında bu amaç uğruna özveride bulunup ölmüş milyonlarca kişinin mirası olan çağdaş ulus devlet, gitgide geçmiş bir çağdan kalan bir kuruma benzemektedir. Asya, Afrika ile Latin Amerika'nın büyük bölümünde borçların, aşırı şişkin bürokrasinin ve yolsuzluğun altında devlet çökmektedır. Geriye kalan boşluğu yerel halk hareketleri ve çoğunun hiçbir kaydı olmayan, hükümetlerin etki alanı dışında şaşırtıcı biçimde gelişmiş gayrı resmi ekonomik anlaşmalar almaktadır.
20. yüzyıl sona ererken, elli yılı aşkın zamandır hükümetleri destekleyen ve yönlendiren resmi gerçekler artık çökmüştür ve yeni politik görüşlere de pek rastlanmamaktadır. 1990'ların en görkemli ideolojik değişimi Sovyet tipi sosyalizmin çöküşüyken; bunun rakibi olan serbest pazar ekonomisinin de pek beklendiği gibi çalışmadığı gözlenmektedir. Ulusal ekonomilerin kontrollerinin gittikçe zayıfladığı bir dünya ekonomisinin etkileri diğer yerleşik politik anlam ve güç dengelerini de altüst etmektedir.
Kontrol edilebilir bir küresel bütünleşmenin, bir çok çalışmada vurgulanan pek çok olumlu yanı da vardır. Ancak, 20. yüzyılın sonlarında, ulusal ekonomiler gittikçe iç içe geçer ve uluslar çeşitli biçimlerde çözülürken, ufukta henüz alternatif bir toplum anlayışı görülmemektedir. Geleneksel toplumlar kaybolup eski kültürler silindikçe, milyarlarca insan yaşama anlam kazandıran yer ve benlik duygularını yitirmektedirler. Yeni yüzyılın başlarındaki temel politik çatışma bizce uluslar ya da ticaret blokları arasında değil; küreselleşme güçleriyle toplumu koruma ve yeniden tanımlama peşindeki yerel yaşam güçleri arasında olacaktır.
Uluslararası sermaye hareketleri giderek serbestleşti. Gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere, neredeyse tüm dünyada finans piyasaları serbestleşti. Özel sektör giderek uluslararası finans piyasalarına açıldı. Gelişmekte olan ülke devletleri diğer devletler ve uluslararası kuruluşlar (IMF, Dünya Bankası ve ticari bankalar) yerine giderek uluslararası sermaye piyasalarından borçlanmaya başladılar. Kısıtlı da olsa, özel sektör kuruluşları da bu kervana katıldı. Tüm dünyada özel sektörün dış borçları hızla artmaya başladı.
1980’li yıllarla beraber devlet borçları sınırlı sayıda alacaklılar yerine sermaye piyasalarına kayınca, uluslararası finansmanın boyutları değişti. Alacaklılar üç-beş tane olmaktan çıkıp milyonlarca olmaya başladı. Uluslararası piyasalarda işlem gören tahvillerin çıkarılmasında aracılık yapan finans kuruluşlarının sorumlulukları tahvillerin satılmasıyla bitti. Borçlular milyonlarca alacaklı ile muhatap hale geldiler. Uluslararası sermaye hareketlerinin olumlu olması büyük ölçüde gelişmekte olan ülkeleri bir rehavete itmektedir.
Amerika gibi yüksek cari işlemler açığı veren birkaç ülkeyi dışarıda bırakırsak, neredeyse tüm dünya ekonomileri mali fon yaratır duruma geldiler. Hammadde zengini ülkeler fiyatların artmasıyla çok daha büyük nakit fazlaları vermeye başladılar. Böyle bir ortamda, küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere ilgisi çok daha fazla arttı. Bir anlamda, küresel sermayenin gidecek fazla bir yeri de kalmadı. Küreselleşme sürecinin bugün kazandığı boyutlar ekonomik, teknolojik, siyasal alanlarda karşımıza çıkıyor ve küresel, bölgesel, ulusal ve bireysel düzeyde olmak üzere birçok düzeyde yaşamımızı etkiliyor. Birkaç örnek vermek gerekirse şunları hatırlayabiliriz. Örneğin mal üretiminin nasıl hızla arttığına ve üretimin parçalanarak neredeyse tem yerküreye yayıldığına tanık oluyoruz; mal ve hizmet piyasasının küresel bir boyut kazandığını ve örneğin 1985-1994 arasında dünya ticaret hacminin dünya hasılasındaki artış oranın iki katı büyüdüğünü görüyoruz
Toplam direkt yurtdışı yatırımların dünya hasılası içindeki payının 1980-1994 arasında ikiye katlandığını ve daha da önemlisi günlük sermaye dolaşımının, 1980 ortalarında 200 milyar dolayında iken, 1990 ortalarında 1.2 trilyon dolara ulaştığını öğreniyoruz. Buna bağlı olarak hemen her ülkede yatırımcı sermayeden çok finansal sermayenin, reel sektörden çok mali sektörün büyümesi gibi gerçekliklerle karşılaşıyoruz.
Öte yandan siyasal açıdan ulusal devletlerin özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve siyasal etkinliğinin azalması ya da zorlanması, IMF, Dünya Bankası gibi ulus ötesi kuruluşların veya küresel şirketlerin isteklerine “uyum ajansı” gibi çalışması gibi gerçeklikler de yüzümüze çarpmaktadır. Gerçekten ulus-devletler küreselleşme sürecinde birçok önemli çelişki ile karşılaşmaktadırlar. Birinci çelişki sermayenin artan isteklerinden kaynaklanmaktadır. Artan hareket kabiliyeti nedeniyle sermaye devletlerden artık eskisine göre çok daha fazla rahatlatıcı koşullar istemekte, aksi halde kaçmak ya da hiç gelmemek gibi bir tehdidi kullanmaktadır. Rahatlatıcı koşulların yanı sıra istikrar ve güven sağlanması da önemli bir koşul olarak öne sürülmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde artan borçlar ve yabancı sermaye gereksinimi nedeniyle bu istekler neredeyse “kurala” dönüşmektedir. Öte yandan artan kamu borçları finansal sermaye için büyük kar sağlayan bir alan oluşturur ve bu sermayeye önemli bir gelir transferi sağlarken, artan borç ve faiz ödemeleri içinde devletin toplum hayrına bir iş görmesi neredeyse imkansız hale gelmektedir.
Devletin ulusal politikaları hayata geçirme açısından uğradığı bu zafiyet kuşkusuz devlete ve genel olarak siyasete olan güveni sarsmakta, bu da genel olarak ulusal politikaları var edecek ve besleyecek olan “toplumsal angajmanı” olumsuz etkilemektedir. Kısaca devletin zaafları, siyasetin zaafa uğraması gibi talihsiz bir sonuca neden olmaktadır. Bunun birey açısında doğurduğu sonuçları, örneğin siyasal ve demokratik hakların işlev kaybını da unutmamak gerek.
Teknolojik gelişme, yatırımlarla ilgili kararlardan, araştırma-geliştirme çalışmalarına kadar uzanan birçok konuda verilen birçok kararın bir ürünüdür, hiç bir zaman yansız, tarafsız bir olgu değildir. Zaten genel olarak ekonomik etkinlikler sonuçta sosyo-politik kararların bir fonksiyonudurlar ve yeni teknolojiler de hem bu sosyo-politik kararların bir sonucu, hem de bu kararların verilmesinde kullanılan ve bunları kolaylaştıran araçtırlar.
Şimdi ise, hızlanan küreselleşme süreci içinde ekonomik etkinliklerin arkasında yer alan sosyo-politik kararların ve tabii ki teknolojik kararların yalnızca kar güdüsüyle hareket eden sermayenin çıkarı doğrultusunda alındığı endişeleri artmaktadır. Çünkü bu sosyo-politik süreçleri etkileyecek sermaye-dışı güçler (emek gibi) giderek daha etkisiz duruma gelirken, birçok konuda politik süreçler de devre dışı kalmaktadır.
Örneğin küreselleşmenin, yeryüzündeki insanların ve kültürlerin birbirine yakınlaşmasından çok, egemen bir kültürün kendini kabul ettirmesi biçiminde kültürel bir hegemonya yarattığı çok zaman eleştiri konusu olmaktadır. Bu açıdan bugün yaşanan küreselleşmenin ekonomik olduğu kadar yaşamın her alanına uzanan kollarıyla, yaşam biçimimizden değer yargılarımıza, alışkanlıklarımızdan inançlarımıza, kültürel özelliklerimizden söylemlerimize kadar hemen her şeyi küreselleştiren bir sonucu vardır. Öte yandan küreselleşmenin etkisi günlük hayat, benimsenen rol ve değerler, örneğin kadın ve erkek rollerinde bile ortaya çıkınca, küreselleşme giderek hem kendini besleyen, hem de, adına piyasa ekonomisi denilse de, gerçekte piyasa ekonomisiyle birlikte var olan kapitalist yapıyı güçlendiren bir ideolojik dönüşüme yol açmaktadır.
Bugün, ulusal sınırların dışına kayan siyaset ve ulus-devletten daha güçlü duruma gelen ulus ötesi ekonomik ve siyasal aktörler ile siyasal hakların ilişkilendirilmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Örneğin bugün siyasal hakların var olması, genişlemesi ve gelişmesi için hedef alınması gereken iktidar odağı olarak, en başta, “küresel sermaye ve küresel güçler” karşımıza çıkıyor.
Küresel düzeyde çok ciddi iktidar odakları giderek büyürken, yalnızca ulusal sınırlar içinde devlet iktidarından söz etmek ve ona karşı bazı birey haklarının gelişmesini istemek pek de yeterli bir çözüm gibi görünmemektedir. Örneğin artık, sermaye hareketleri ve sonuçları hakkında bireylerin ve toplumun “bilgi edinme hakkı” gibi bir hakkı olduğundan söz etmek ve bunun gibi küresel düzeyde daha başka bazı hakları dile getirmek gibi bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.
Küreselleşme süreci yeni değildir, en azından kapitalist sistemin ortaya çıkmasıyla başlamış ve onun ihtiyaçları doğrultusunda gelişerek bugünlere gelinmiştir. Öte yandan sermaye birikiminin de, küreselleşmenin de arkasında en önemli güç olarak hep devletler yer almıştır; bugün de hem gelişmiş, hem gelişmekte olan ülkelerde devletler sermaye için benzer destekleyici görevlerini sürdürmektedirler. Bu nedenle günümüzde devletlerin zayıfladığı, işlevlerini kaybettikleri gibi iddiaları bu görüş ışığında yeniden değerlendirmek epeyce yararlı görünmektedir. Devletin işlev kaybı sermaye ve çıkarları açısından değil, daha çok ulusal ve sosyal politikalar açısındandır.
Bugünkü boyutlarıyla küreselleşme süreci, yalnız yol açtığı küresel eşitsizlik gibi ahlaki sonuçlarıyla değil, fakat daha da önemlisi bireyin siyasal ve demokratik haklarını gerileten bir olgu olarak sorgulanmak durumundadır. Belki bu sorgulamayı yapacak olan, büyük ölçüde, küresel düzeyde gelişmekte olan sivil-toplum güçleridir; fakat onların da meseleleri insan hakları, siyasal haklar ve demokratik talepler doğrultusunda formüle etmeleri gibi bir gereklilik ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle küreselleşme sürecinde bireylerin ve toplumların korunması, önemli ölçüde, yeni hak taleplerinin hayata geçirilmesine bağlı görünmektedir.
Küreselleşme ve onunla birlikte daha da güçlenip ulusal aktörlerden bağımsızlaşan küresel ekonomik ve siyasal güçler, bu açıdan denetlenmesi gereken iktidar odaklarının başında gelmektedirler. Bu iktidar odaklarının denetlenebilmesi için de yeni hakların ve daha geniş bir demokrasi anlayışının hayata geçirilmesi gerekmektedir.

III- KÜRESELLEŞMEYLE YÜZLEŞEN TÜRKİYE SICAK PARA İÇİN GÜVENİLİR BİR LİMAN MI?

Son dört yıldır Türkiye ekonomisi küçümsenmeyecek bir gelişme kaydetti. Olumlu gelişmelerin tümünü yabancı sermaye girişine bağlamak elbette doğru olmaz. Çok önemli reformlar yapıldı. Ekonomi politikalarında çok önemli değişikliklerine gidildi. Yabancı sermaye girişi uyumu kolaylaştırdı ve çabuklaştırdı. Aynı paralelde, finans piyasalarındaki son çalkantıların tümünü yabancı sermaye çıkışına bağlamak da doğru değildir. Sermaye piyasalarında küresel bir sorun olduğu doğrudur. Ama, Türkiye’deki finans piyasalarının tepkileri benzer ülkelere göre çok daha sert olmuştur. Türkiye farklı bir görünüm vermiştir. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’den daha az ya da daha çok yabancı sermaye çıktığı halde, fiyatların en fazla Türkiye’de oynaması risk değerlendirmesi açısından Türkiye’yi diğer ülkelerden ayrıştırmaktadır. Görünen o ki, Türkiye piyasalarında fiyat riski daha fazladır.
Türkiye’de ekonomik riskler de giderek daha dikkat çekici olmaya başlamıştır. Son üç yıldır konuşulan cari işlemler açığının önlenemeyen yükselişi ve geldiği düzey artık herkesi rahatsız etmektedir. İleriye dönük olarak enflasyona yönelik belirsizlikler yeşermeye başlamıştır. Piyasalardaki son çalkantılar ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyip cari işlemler açığını düşürmeye yönelik bir işlev görürken, enflasyon görünümü ve buna bağlı olarak faizlerin artması olasılığı bir başka risk faktörü olarak görülebilecektir. Kısacası, yurt dışında ortalık durulsa dahi, Türkiye’ye özgü riskler uluslararası platformda daha fazla konuşulur olacaktır. Bu da, Türkiye piyasalarındaki oynaklığı yurt dışına göre daha fazla artırabilecektir. Gelişmekte olan piyasalar içinde Türkiye yalnız kalmaya aday gibi görünmektedir.

Küresel sermayenin hedefi, insanlığın en üst seviyede iş, bilgi ve kaynak paylaşımı, yani tam entegrasyon değil, kendi gücünün küresel seviyede egemenliğinin sağlanmasıdır. Bu sebeple, tüm dünyada piyasa mekanizmasını hakim kılmaya, milli devletlerin veya herhangi bir örgütlenme biçiminin piyasa üzerindeki her türlü denetimini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Denetlenmeyen bir piyasa, hakimiyeti doğrudan doğruya büyük sermayeye bırakır. Piyasa mekanizması teraziye benzer: Hangi kefesine büyük bir ağırlık konursa, o taraf aşağı iner, hakim ve belirleyici olur. Dengelemek için diğer kefeye de ağırlık konması zorunludur. Bunu sağlamak ise milli devletlere düşen bir görevdir. İşte bu sebeple tekelci sermayenin en ciddi düşmanı, milli devletlerdir.
Dışa açık ve devleti ekonomiden tamamen çeken bir anlayışı empoze ediyor küresel sermaye. Denetlemede bile yok devlet. İşte bu projeye göre tavan, bu işlevi yerine getirecek: Siyasal iktidarı ele geçirdiğinde, tasarruftan, dayanışmadan vazgeçecek, piyasaya müdahale etmeyecek, IMF programlarıyla uyumlu çalışacak, sıcak paraya güvence verecek, tüm piyasalarını tamamen kontrol dışı bırakarak açacak, IMF ve AB üzerinden küresel sermayeye tek yanlı bağlanacak, karar süreçlerini üst kurullara bırakacak, devletin merkezi gücünü yerel yönetimlere devredecek.

Sıcak paranın “iktisat yazınında genel kabul gören kesin bir tanımı olmamasına rağmen, “
spekülatif”, “kısa-dönemci” ve “aşırı dalgalanma ve akışkanlık “ gibi unsurlar içerdiği; ve yol açtığı iktisadi istikrarsızlıkların da özü itibariyle bu öğelerden kaynaklandığı bilinmektedir.”

Pratik düzeyde sıcak para aşağıdaki akımları içerecek şekilde tanımlanmıştır;

1-
Hisse senetlerine yönelen portföy yatırımları,
2- Kısa vadeli borç senetlerine yönelen portföy yatırımları,
3- Bankalara açılan kısa vadeli krediler-ticari krediler hariç,
4- Diğer özel aktörlere açılan krediler-ticari krediler hariç
5- Banka mevduatındaki değişmeler
6- Banka-dışı diğer varlıklardaki değişmelerden oluşur.

Yerli kökenli sıcak para hareketleri aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:

1- Yerleşiklerin yurtdışındaki hisse senedi ve kısa vadeli
borç senedi alımına yönelik portföy işlemleri,
2- Yerleşiklerin yurtdışındaki bankalara açtığı kısa vadeli krediler,
3- Yerleşiklerin yurtdışındaki özel sektöre açtığı kısa vadeli krediler,
4- Yerleşiklerin yurtdışındaki
mevduat işlemleri,
olarak dört öğeye ayırmaktayız.

Yabancı kökenli sıcak para hareketleri aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:

1- Yabancıların
hisse senedi ve kısa vadeli borç senedi alımına yönelik portföy işlemleri,
2- Yerli bankalara açılan kısa vadeli krediler,
3- Özel sektöre açılan kısa vadeli krediler,
4- Yabancıların
mevduat işlemleri.

Portföy yatırımları ve yerli bankalara verilen kısa vadeli kredilerin inanılmaz derecede büyümesi ve faizlerin düşmesi ile
yerel reel döviz kurunun hızlı bir biçimde değerlenmesi tüketim patlamasına neden olmaktadır. Borsa içerisinde yaşanan yapay büyüme ile birlikte tasarrufların azalması cari işlemler dengesinin bozulmasına ve dış borcun büyümesine neden olmakta, sonuçta vade kısalması arkasından kriz meydana gelmektedir.



Özellikle, son yıllarda Türkiye, yabancı yatırımcılar için dayanılmaz bir cazibe merkezi oldu. Türkiye’ye akın ediyor, inanılmaz paralar kazanıyorlar.Yabancıların yatırımlarına bakıyoruz; borsa, tahvil-bono, mevduat faizi ya da banka veya diğer kuruluşların hisselerini almaya yönelik. Türkiye’de yeni tesis kurmaya, istihdam yaratan yeni yatırımlar yapmaya sıcak bakmıyorlar. Yabancı yatırımcı, parasını ülkemize gönderdiğinde ya da parasını ülkemizden çektiğinde, vergi alınmıyor. Bu, onlar açısından son derece olumludur.
Yabancıların borsa kazançları, tutarı kaç bin YTL hatta kaç milyon YTL olursa olsun yüzde sıfır stopaja tabidir. Aynı zamanda, yabancıların Hazine bonosu ve Devlet tahvili faiz gelirleri ve alım-satım kazançları; yüzde sıfır stopaja tabi yani tutarı ne olursa olsun vergiye tabi değildir. Bütün bunlarla birlikte, dünyada en yüksek reel faiz Türkiye’de uygulanmaktadır. Bu nedenle, yabancı yatırımcılar Türkiye’de döviz bozdurup, YTL cinsinden yatırım yapıyorlar. Düşük kur-yüksek faiz nedeniyle, döviz cinsinden yüzde 20-50 arasında getiri sağlayabilmektedirler.
Döviz kurunun düşmesinin de etkisiyle, son bir yılda borsada elde edilen kazanç, dolar bazında yüzde 63’ü, Euro bazında da yüzde 52’yi, Hazine bonosu ve Devlet tahvili faizinde ise yüzde 50’yi buluyor. Bono faizine gelince, örneğin; 31 Temmuz 2006’da dolar kuru 1.568 iken 1 milyon dolar getiren yabancı, yüzde 22.8 faizi olan Hazine bonosunu aldığında, 31 Temmuz 2007 itibariyle, 1.280 YTL kur üzerinden 1 milyon 504 bin yani dolar bazında yüzde 50 bir getiri sağlıyor. Bu getirinin, vergisinin olmaması da dikkat çekicidir.Vergi ve faiz avantajları nedeniyle; Türkiye’ye gelen sıcak (emanet) para, 100 milyar dolara ulaşmış durumda. Görünen o ki, döviz kuru düşük, faiz oranları da yüksek olduğu sürece, Türkiye, sıcak paranın aktığı ülke olmaya devam edecektir.

Özellikle döviz kuru ve enflasyon arasındaki ilişki ile sıcak paraya ilişkin değerlendirmeler, korkunun etkisi ile tehlikenin küçümsendiği endişesini artırmaktadır. İç talep içinde ithal malların payı arttığı, yerli üretim içinde ithal girdilerin payı yükseldiği sürece döviz kuru ve enflasyon arasındaki ilişki güçlenir; ithal ara girdi ve mal maliyetlerinin fiyatlar genel düzeyi üzerindeki belirleyiciliği artar. Reel kesimin Türk Lirası'nın daha fazla değerlenmesine, mali kesimin ise değer kaybetmesine tahammülünün olmaması ciddi bir açmaz yaratmıştır. IMF ile yeniden anlaşılmasının bu açmazı çözmesi mümkün değildir. Mevcut yaklaşımlar değişmediği sürece döviz kurunun büyük bir kabusa dönüşmesi kaçınılmazdır. Tehlikeyi küçümsemek ve bu yolda gerçekleri çarpıtmak sebebi ne olursa olsun anlamsızdır.

Bilindiği gibi, ekonominin dışa açılması ve liberalizasyonu çerçevesinde önemli adımlardan biri de, Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar ile 1989 yılında atıldı. Finansal serbestleşmeyi sağlayan bu adımla, uluslararası sermayenin Türkiye’ ye giriş ve çıkışına konan her türlü sınırlama kaldırıldı. Kararla, sermaye çıkışlarını önlemeye dönük kambiyo kontrolleri tarih oldu. Bu durum, Türkiye’yi, sonraki yıllarda adeta bir sıcak para cenneti haline getirdi. 1990 sonrası, sıcak paranın ülkemize akın ettiği bir dönem oldu. Beklentileri bozulduğunda ise yüksek getiriyle ülkeyi terk etti. Son dönemde yaşadığımız tüm krizlerden önce, ülkeden önemli ölçüde sıcak para çıkışı yaşandı.




Sıcak paranın gelmesi için, reel faizlerin yüksek, dolar kurunun düşük olması gerekir. Dolar olarak gelen sıcak para; TL’ye dönerek menkul kıymet, faiz gibi yatırım araçlarına yönelir. Ülkeyi terk ettiğinde ise dolara döner. Bu sürede, kurun (fazla) yükselmemiş olması gerekir. Koşulların uygun olmasından dolayı, birkaç yıldır inanılmaz bir sıcak para girişi yaşanmaktadır. Sıcak paranın küresel düzeydeki hızlı hareketi dikkate alındığında, bunun, Türkiye’nin makroekonomik dengelerini pamuk ipliğine bağlı hale getirdiğini söylemek, abartı olmayacaktır.
Günümüzde İMKB’de yabancıların büyük bir ağırlığının olması, piyasaların geleceğiyle ilgili risklerin daha iyi anlaşılmasını sağlayan önemli bir göstergedir. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerinden derlenen bilgilere göre, 2006 yılını portföylerindeki yüzde 50’nin üzerindeki hisseyle piyasa değerinin yüzde 65.26’sını kontrol ederek tamamlayan yabancı yatırımcıların payı bugün yüzde yetmişlere ulaşmıştır. Dikkat edileceği üzere, yüksek miktarlardaki sıcak para, ülkelerin makroekonomik politika araçlarını kısıtlamakta ve makroekonomik politika uygulamalarını güçleştirmektedir.

Son gelişmeler göstermiştir ki, küresel sermaye hareketlerinden en fazla yararlanan ülkelerden biri Türkiye’dir. Ancak, tek ülke Türkiye değildir. Benzer durumda olduğumuz, Arjantin, Brezilya, Şili, Hindistan, Tayland ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri aynı sermaye akımından yararlanmakta ve o ülkelerde de benzer sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Büyüme rakamları, bu ülkelerde de çok yüksektir. Serbest, yatırım olanakları arayan küresel sermaye, eskiye göre daha büyük sayılacak riskleri de alarak dolaşmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de, en küçük seçim konuşmaları, makro parametrelerdeki en küçük bozulmalar, kurların yükselmesi ve piyasalara satış gelmesi için önemli gerekçeler olarak sayılıyordu. Buna karşın son dönemde, Irak ile sorunların büyümesine, AB ile ilişkilerin dondurulmasına, iki seçim konuşuluyor olmasına, artan işsizliğe, büyüyen cari açığa ve daralan iç talebe rağmen, yabancı sermaye gelmeye devam etmektedir.

Türkiye, halen sahip olduğu BB- notu ile yatırım yapılabilir ülke kategorisine dahi girmiyor. Özellikle küresel spekülatif sermaye yön değiştirmedikçe ya da Türkiye’de kamu maliyesi borç ödedikçe, özel sektör firmaları borçlarını döndürebildikleri sürece, bu saadet zincirinin devam edeceği anlaşılıyor. Ancak, şu anda geldiğimiz noktada, ülkemizde bulunan sermaye bir gün, karlarını da alıp gitmek isteyecektir. Gitme aşamasında şu anda konuşulmayan tüm riskler gündeme getirilecek ve Türkiye’nin aslında nasıl da riskli bir ülke olarak algılanması gerektiği konusunda raporlar, yine aynı sermaye gruplarının aracı bankaları tarafından yayınlanacaktır.

IV- SICAK PARA VE HEDGE FONLAR TEHLİKE YARATIYOR MU?

“Korunaklı fon” da denen “hedge fon” ‘ları, zengin yatırımcıların yüz milyarlarca doları bulan paralarını o piyasadan bu piyasaya taşıyarak yüksek karlar elde ediyor. Sıradan şirketler için izin verilmeyen birçok parasal operasyonu yapabilen bu fonlar, ülkeler arasında hızla dolaşan ‘sıcak para’ya hükmediyor. Yüksek kar gördükleri piyasalara girerek işlem yapan, risk gördüğü anda da hızla çekilen bu fonlar, küresel ekonominin baş ağrıları. Hala hafızalardan çıkmayan ve etkileri yıllarca süren 1997-98 Uzakdoğu ve Rusya krizlerinin temelinde, bu “hedge” fonlarının yaptığı operasyonlar yatıyor. Daha öncesinde de Arjantin, “sıcak para” dalgalarından ağır darbeler almıştı.
Yaptığı birtakım işlemler sebebiyle bazı ülkelerin kara listeye aldığı George Soros bu tip fonlardan birinin başında bulunuyor. “Para sihirbazı” olarak da tanınan Soros, geçtiğimiz haziran ayında İstanbul’da verdiği bir konferansta, kendisine yöneltilen “sıcak para” ile ilgili bir soruya cevap verirken dolaylı da olsa tarihi bir itirafta bulunmuştu: “Hükümetler sıcak para hareketlerine kısıtlama getirmek zorundadır. ”
Sıcak para tüccarları, döviz fiyatları yüksek iken geliyor, dövizlerini bozduruyor ve hazine kağıtları alıyor. Döviz biraz düşünce bonoları satıp dövize dönüyorlar. Kur dalgalanıp yükseldiğinde tekrar satışa geçip yine bono piyasasına ya da borsaya yöneliyorlar. Bu işlemi defalarca yapıp kısa zamanda milyonlarına milyonlar ekleyebiliyorlar. İşte bu yüzdendir ki, bazı ülkelerin uygulamak durumunda kaldığı “sıcak para” politikasına “fakirleşme politikası” da deniyor. Çünkü yapılan, maalesef içeriden dışarıya kaynak transferinden başka bir şey değildir.

Türkiye sıcak paranın nelere mal olduğunu 2001 krizini yaşayarak gördü. İzlenen yanlış politikalar, bozulan dengelere ilaveten artan sıcak para stoku, Türkiye’ye çok pahalıya maloldu. 2000 yılında yurtdışından net olarak 9,6 milyar dolar sermaye girişi olurken, şubat kriziyle birlikte ülkeden kaçan yerli ve yabancı sermaye tutarı 13,9 milyar doları buldu. Bu, Türkiye’nin tarihte yaşadığı en büyük sermaye şokuydu.
Hatırlanacağı üzere, 2001 öncesinde uygulanan program ve yüksek seviyelerde seyreden faiz oranları, yabancı fonları Türkiye’ye çekmiş, gelen para menkul kıymetlere, hazine bonolarına ve Türk bankalarına akmıştı. 1999’da ve özellikle de 2000 yılında bankacılık sistemi, ucuzlayan dövizi kısa vadeli olarak yurda getirip borç ödemede sıkışan hazinenin bonolarına ve tüketici kredilerine aktardı. Kısa vadeli bu fonlar, döviz bolluğu yaşattı, TL suni olarak değerlendi, enflasyon dizginlendi. Fakat dış borçlanma ve ithalat tırmandı, dış ticaret ve cari işlemler dengesi Türkiye aleyhine tamamen bozuldu.

Sıcak para, yerli ve yabancı fon yöneticilerinin ellerinde bulunan döviz enstrümanlarını bozdurarak o ülkede ki yerli para cinsinden enstrümanlara geçmeleri anlamını taşımaktadır. Ancak, fon yöneticileri kendilerince risksiz bir vadede, daha karlı veya daha az riskli bir başka ülke bulduklarında, tekrar yerli fon enstrümanlarından döviz enstrümanlarına geçmek suretiyle, bulundukları ülkeyi terk etme, döviz bazında çok büyük karlar elde etme alışkanlığına ve realitesine sahiptir. Sıcak paranın olumsuz etkileri bu noktada başlamaktadır. Reel faizlerin yüksek olduğu ve döviz kurunun düşmeye başladığı anlarda bu sıcak para çıkışı çok daha büyük etkilere neden olmaktadır. Cari açıklarla ve bütçe dengesini kurmada zaten yıllardan beridir sıkıntı içerisinde olan ülkemizde sıcak paranın çıkışında oluşan etkilerden maalesef ciddi oranlarda nasibini almaktadır.

Ülkeler arasında, globalleşmenin de etkisiyle artık, uluslar arası para fonları çok kolayca yer değiştirebilmektedir. Bunu yaparken de dünya da ki tüm faiz oranlarının artış veya düşüşü, döviz kurlarında ki değişiklik olasılıkları, vergi oranlarında ki değişiklikler, enflasyon ve de siyasal istikrarsızlık vb. etkenleri çok iyi izlemektedir.

Cari açıkların artacağını veya dış ödemelerinde zorluklar çekebileceği endişesini düşünen bazı ülkeler için en kolay ve ucuz yol içeride ki faizleri arttırarak (reel) dışarıdan sermaye vb. gibi isimler altında ekonomiye bu fonların girmesini teşvik etmektir. Bu yöntemi en çok uygulayan ve adeta tüm ülkelerin ekonomisinde de hassasiyetler oluşturabilen ülke şu anda ABD’dir. Öyle ki bizde ve bizim gibi siyasal ve ekonomik istikrarı tam yakalayamamış ülkelerde ABD’nin faizleri yarım puan, bir puan arttırması bile çok büyük ekonomik krizlerin yolunu açabilmektedir. Adeta, ABD hapşırınca biz ve bizim gibi ülkelerde grip salgınları oluşmaktadır. Bu faiz artırımlarını gören para fonları hemen bulundukları ülkeden kaçıp yüksek faizin yanında çok büyük siyasi istikrara sahip ABD ve benzeri ülke fonlarına yönelmektedirler. Bu çıkış sırasında terk ettikleri ülkede ise ekonomik depremlere neden olmaktadırlar. Yani girdikleri ülkenin ekonomisine çok olumlu etkiler yapmış görünürken çıktıkları anda o olumlu etkiler yerini çok büyük olumsuz etkilere bırakmaktadır.
“Yurtdışından ülkeye giren vadesiz döviz” olarak tanımlanan “sıcak para” bazen ülkeleri yangın yerine çevirebiliyor. Sıcak paranın giriş ve çıkışını etkileyen unsurlarsa, dünyadaki ve yurtiçindeki faiz oranları ile yatırım yapılacak ülkedeki politikalar ve gelişmeler. Yatırımcının tek düşüncesi, parasının güven altında olması ve getireceği kazanç. Yabancı portföy yatırımcılarının Türk menkul kıymet piyasalarında yaptığı işlemlere sınırlama yok. Gelen para öncelikle hazine kağıtlarını tercih ediyor. Daha sonra da borsa ve diğer enstrümanları.
Sıcak para tüccarları, döviz fiyatları yüksek iken geliyor, dövizlerini bozduruyor ve hazine kağıtları alıyorlar, döviz biraz düşünce bonoları satıp dövize dönüyorlar. Kur dalgalanıp yükseldiğinde tekrar satışa geçip yine bono piyasasına ya da borsaya yöneliyorlar. Bu işlemi defalarca yapıp kısa zamanda milyonlarına milyonlar ekleyebiliyorlar. İşte bu yüzdendir ki, bazı ülkelerin uygulamak durumunda kaldığı “sıcak para” politikasına “fakirleşme politikası” da deniyor. Çünkü yapılan, içeriden dışarıya kaynak transferinden başka bir şey değildir.
Bilindiği üzere; TL göreli olarak değerli tutulduğu müddetçe, Türkiye’ye yüklü miktarlarda sıcak para girişinin olduğu bir gerçektir. Sıcak para uçucudur. Gittiği ülkeye önce refah ve bolluk getirmekte çıkışında ise ülkedeki makroekonomik dengeleri alt-üst edebilmektedir. Bir diğer husus ise günden güne önemi, haliyle de tehdidi artan cari açık konusu. Hepimizin bildiği üzere eğer bir ülkenin ulusal parası değerli durumda ise ithalat artar iken ihracatta bir azalma görülür. Türkiye, TL’nin aşırı değerli durumda olması veya bir başka deyişle döviz kurunun sürekli değer yitirmesi sonucunda ciddi bir açıkla karşı karşıya kalmış durumdadır.

Sıcak para dediğimiz olgu yukarıda da belirtildiği üzere gittiği ülkede döviz arzını çok fazla artırıyor bu ise döviz fiyatının düşmesine, ülkenin ulusal parasının göreli olarak değer kazanmasına, ihracatın baltalanıp ithalatın körüklenmesine yol açıyor. Döviz kuru göreli olarak ucuz olduğu müddetçe ticari bankalar yurt dışından kolayca borçlanabiliyor aldıkları bu borçları ise Türkiye’de kolaylıkla tüketici kredisi adı altında veriyorlar bu ise tüketime, özellikle lüks ve ithal tüketime zemin hazırlıyor. Talebin artması sonucu iç piyasadaki mallara da talep artıyor. Böylece zaten sınırlı olan ve belki de ihraç edilecek ürünler daha ülke sınırlarını geçemeden tüketiliyor.

Özünde yatırım fonları gibi çalışmakla birlikte düzenleme ve risk profili açısından ciddi anlamda farklılık gösteren hedge fonlar yatırımcılara ve fon yöneticilerine sağladığı yüksek getiriler nedeni ile son yıllarda büyük yaygınlık kazanmışlardır. Son yıllarda özellikle türev ürünlerinin kullanımına bağlı olarak giderek yaygınlaşan hedge fonları 2006 yılı itibari 1.3 trilyon dolarlık işlem hacmine ulaşmıştır.

'Hedge' fon terimi, zengin yatırımcıların yüz milyarlarca dolara ulaşan paralarını, yüksek kâr amacıyla piyasadan piyasaya dolaştıran yatırım şirketlerini adlandırmak için kullanılıyor. Bu fonlar yüksek kâr gördüğü yerlere hızla girip, karlar düşünce hızla çıkıyorlar. Pek çok ekonomist, bu fonları küresel ekonomide krize neden olabilen en önemli etmenler arasında gösteriyor. Hedge fonların en ünlü örneğini 'para sihirbazı' denen ünlü yatırımcı George Soros'un şirketleri oluşturuyor.

Özellikle A.B.D. yatırım fonları piyasasında oldukça hızlı bir büyüme gösteren ‘Hedge Funds’ aslında belirli kısıtlamaları en aza indirgenmiş yani mümkün olduğunca esnek bir yatırım stratejisi izleyebilen bir yatırım fonu türüdür. Bu açıdan tam olarak bir tanımını yapmak da mümkün değildir. Hedge Fonları tanımak için onların çok farklı yapı ve yatırım stratejilerine bakmak gerekir. Esnek özellikleri aynı zamanda Hedge Fonlara, daha az denetlenebilme özelliği de sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında ABD’de SEC’nin klasik anlamdaki yatırım fonlarına uyguladığı denetleme ve hatta son dönemde artan detaylı incelemeler, Hedge Fonlara aynı oranda yansımamaktadır. Aslında bu özellik, muhafazakar yatırımcıları bu fon türlerine yatırım yapmaktan engellese de, daha maceracı, zengin ve risk almayı seven yatırımcı grubunu da kendine daha çok çekmektedir.

Hedge Fonların en temel özellikleri, mümkün olan her türlü yatırım stratejisini ve yatırım enstrumanını istedikleri zaman kullanabilmeleridir. Bu açıdan bakıldığında, Hedge Fonlar, yatırım amaçlı olarak fonlara yatırılan büyük tasarrufları istedikleri her şekilde değerlendirebilirler, türev ürünleri kullanabilirler, açığa satış yapabilirler, arbitraj fırsatlarını kullanabilirler, kredili işlemler yapabilirler, zor durumdaki hisselere rahatça yatırım yapabilirler. Genel olarak Hedge fonlar, bir ortaklık yapısında, klasik yatırım fonu yapısında ya da bir özel şirket yapısında kurulabilirler.

Hedge Fonlar, alındıktan sonra hemen satılacak bir yapıda olmayabilirler, bir çok fon belirli bir süre elde tutma zorunluluğu uygulamaktadır ve çoğunlukla bu süre 1 yıl olmaktadır. Genel olarak ‘Hedge’ Fon kurucuları kendi paralarını da aynı fonda değerlendirirler ve fon yöneticileri için, performansın üzerinden belirli bir komisyon verirler. Bu oran klasik fonlara kıyasla daha fazladır ve bunun dışında toplam portföy büyüklüğüne dayanan bir de genel yönetim kesintisi uygulanır. Birçok ‘Hedge’ Fon oldukça uzmanlaşmış durumdadır ve bu yüzden sadece kendi rekabet üstünlükleri olan belirli alanlarda yatırım yaparlar.

Gerek klasik yatırım fonlarının belirli dönemlerdeki yüksek performansı, gerekse de ABD’de faiz oranları ve sabit getirili yatırımların getirilerindeki dalgalanmalar, zaman zaman Hedge Fonlar’ın ününü etkiledi, ancak son birkaç yıldır dünya çapında oldukça artan yatırım ürünleri çeşitleri, artık ‘Hedge’ fonların egzotik olmaktan çok, oldukça tanınan ve dengeli yatırım yapan bir fon türü olduğu imajını güçlendirdi.

Günümüzde yaklaşık 7000 adet Hedge Fon bulunmaktadır ve toplam portföy büyüklüğü 500 Milyar USD civarındadır. Sektörün yılda % 20 oranında büyüme gösterdiği tahmin edilmektedir. Ayrıca en büyük Hedge Fonlar ABD, Avrupa, Hong Kong ve Japonya’da yer almaktadır.




Küresel dalgalanmalarda adı sıkça anılan hedge fonların, Türkiye pazarında da yatırımları var. Ancak ülkede kurulmuş olan ve Türk portföy yönetim şirketleri tarafından yönetilen bu tür bir fon yok. Sermaye Piyasası Kurulu'nun, kısa bir süre önce yayımladığı tebliğ ile 'serbest fonlar' diye anılacak hedge fonların, Türkiye'de de kurulmasının yolu açıldı. SPK'dan izin bekleyen dolayısıyla kurulması muhtemel fon sayısının üç veya dördü bulacağı tahmin ediliyor.

Global kriz giderek artan sayıda ekonominin canını yaktıkça, diğer konularda olduğu gibi kamuoyunu rahatlatmak üzere bir suçlu arayışı başlıyor, dengesizliklerin büyük ölçüde sistemden kaynaklandığı gerçeği göz ardı ediliyor. Bu oyunda sermaye hareketleri, hedge fonlarının faaliyetleri gibi başrolleri denetim altına alarak veya onlara kırmızı kart göstererek sorunun çözülemeyeceği ne yazık ki hesaba katılmıyor. Aslında bu değerlendirmeler serbest piyasa anlayışının yetersizliğini itiraftan öte bir anlam taşımamaktadır.
1970 yılı öncesindeki sabit kambiyo rejimi döneminde böyle bir kavram yoktu. Ancak zorunlu olarak dalgalı kur sistemine geçilmesi ve türev piyasaların gelişmesi sürecinde ortaya çıkan yeni kurumsal yapılardan biri de hedge fonları oldu. Genelde spekülatif ticaret imkânlarındaki gelişme ve artan çekicilik bu sonuçta etkili oldu. Ayrıca piyasaların gelişmesi sürecinde büyük hacimli risk taşıma kapasitesine sahip oyunculara da ihtiyaç vardı ve bu nedenle onların denetim dışı faaliyetlerine göz yumuldu. Zaman içinde geliştiler, hem sayıları, hem de yönetimleri altındaki tasarruf miktarı hızla arttı. Güçlendikçe piyasalardaki fiyatları etkileyebilecek konuma gelerek bir yandan belirsizliğin kaynağı, diğer yandan finansal yatırımcıların rehberi olmaya başladılar.

Etik olarak merkez bankalarının sadece spot piyasalarda işlem yapması, onların ise vadeli piyasalarda çok kısa sürede çok daha büyük riskler alabilecek duruma gelmesi, dengeyi hedge fonları lehine değiştirdi. Örneğin herhangi bir merkez bankasının döviz piyasalarına yaptığı müdahale birkaç milyar doları aşmaz iken, onlar çok daha büyük boyutlu işlem yapma yeteneğine ulaşmışlardı. Bilgi, teknik donanım, stratejik zekâ ve maddi güç gibi kazanmak için gerekli unsurları bir araya getirmişlerdi ve sistematik oynadıkları için kaybetme şansları yok gibiydi. Ulaştıkları büyük güç sayesinde sistemi denetler hale gelmişlerdi. Bazı ülkeler akıntıya karşı yüzmeye çalıştığı anda onları karşılarında buluyor, gereken diyeti ödemek zorunda kalıyorlardı. Akıldışı çözümlerin prim yapma şansı pek kalmamıştı. Genelde kitaba aykırı pozisyon almıyorlardı. Örneğin Japon Yeni'ne karşı yüz milyarlarca dolar almışlardı; zira mali sektörü kurtarmak ve iç talebi canlandırmak isteyen Japonya bol miktarda karşılıksız para basıyordu ve yenin değer kaybetmesi kaçınılmazdı. Bir anlamda sorumluları sistematik, kalıcı çözüm üretmeye zorluyorlardı.
Bugün, dünyanın en çok kazanan 25 hedge fon yöneticisinin toplam gelirleri 14 milyar doları buldu. Bu oran 17 milyar dolarlık Türk yatırım fon piyasasının nerdeyse tamamına eşittir. En çok kazanan üç hedge fon yöneticisinin üçünün de bu yıl 1 milyar doların üzerinde gelir elde ettiği açıklandı. Dünyanın en fazla kazanan CEO'su olarak gösterilen Renaissance Technologies Başkanı James Simons 2006'da 1.7 milyar dolar kazandı. Tek başına dünyanın birçok şirketinin cirosundan daha fazla gelir elde eden Simons' u 1.4 milyar dolarlık yıllık kazançla Citadel CEO'su Kenneth Griffin izledi. Hazırlanan raporlara bakılırsa en çok kazanan 25 hedge fon yöneticisinin geçen yıl kazandığı toplam miktar ise 14 milyar doları geçti. Bu rakam Uruguay ve Ürdün gibi ülkelerin GSYİH' sinden daha fazladır. Ayrıca neredeyse Türkiye'nin 17 milyar dolarlık A ve B tipi yatırım fon piyasasının da toplamına eşittir.

Avrupa Merkez Bankası (ECB), dünyanın ekonomik istikrarının karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden birisinin, yüksek kar için piyasadan piyasaya dolaşan, yüksek kar gördüğü yere hızla girip çıkan 'hedge' fonlar olduğunu açıkladı. ECB, yayımladığı Finansal İstikrar Raporu'nda hızla büyüyen, çoğunlukla toplu olarak hareket eden ve trilyon dolarlık büyüklüğe ulaşan hedge fonların yol açabileceği zararların belirli bir çaresinin bulunmadığını da dile getirdi. ECB Başkan Yardımcısı Lucas Papademos tarafından açıklanan raporda ECB, önemli büyüklükte bir hedge fonun veya birkaç fonun oluşturduğu bir grubun çökmesinin piyasalarda yaratacağı şokun, olası bir kuş gribi salgınının oluşturacağı etkiyle aynı kategoride olduğunu dile getirdi. Uzmanlar ECB'nin hazırladığı raporun hedge fonların giderek artan etkisinden hoşnut olmayan Avrupalı liderlerin de hislerine tercüman olduğunu belirtiyor. Geçen yıl Almanya'da Başbakan Yardımcısı Franz Müntefering'in, hedge fonlar için 'çekirge' benzetmesi yaptığı da hatırlatılıyor. Merkezi Frankfurt'ta bulunan ECB, Finansal İstikrar Raporu'nda ilk kez hedge fonlar için özel bir bölüm ayırdı. Hedge fonların birbirlerinin stratejisini taklit etme eğiliminin giderek arttığını belirten rapor, fonlar arasında bir “sürü psikolojisi'” ‘nin hüküm sürdüğünü dile getirdi.
Raporda, hedge fonların benzer pozisyonlar almasının dünyadaki mali istikrar açısından önemli bir risk oluşturduğu belirtilerek, durumun düzeltme olanağı bulunmasa da yakından izlenmesi gerektiği kaydedildi. ECB Başkan Yardımcısı Papademos, fonların stratejilerinin benzerliğinden dolayı olası bir reaksiyonlarının da daha ciddi sonuçlar doğuracağını vurguladı.
2000 yılında patlayan teknoloji balonunun ardından yatırımların yeni çekim merkezi olan ve 2 trilyon dolarlık aktif büyüklüğünü aşan hedge fonlar, küresel piyasalardaki olumlu havayı tehdit eden unsurlar arasında gösteriliyor. Hedge fonların dev boyutlara erişmesi ve herhangi bir denetim mekanizmasına tabi olmaması, küresel istikrarın bozulmasından endişe duyan kesimlerin sesini yükseltmelerine neden oldu. Son olarak, yatırım bankası Bear Stearns tarafından yönetilen iki büyük hedge fonunun, ABD’deki mortgage krizinin etkisiyle çökme noktasına gelmesi tedirginliğin artmasına yol açtı.
Hedge fonların denetlenip kontrol altına alınması gerektiğini savunanların başında Almanya geliyor. Alman hükümeti, dönem başkanlığı boyunca konuyu sürekli olarak G8 gündemine taşımaya çalıştıysa da, diğer gelişmiş ülkeler bu isteğe arzulanan karşılığı vermedi. Hedge fonların ağırlıklı olarak ABD ve İngiltere merkezli olması, bu ülkelerin konunun üzerine gitmemesinde önemli bir etken. Hedge fonların kontrol altına alınıp sağlıklı biçimde denetlenmesi yolunda ilk adımın dış güçlerden değil, sektör temsilcilerinden gelmesi dikkat çeken bir gelişme oldu. İngiltere Merkez Bankası’nın eski başkan yardımcılarından Sir Andrew Large’ ın öncülük ettiği hedge fon yöneticileri, hızla büyüyen ve yoğun eleştirilere maruz kalan sektör için belli başlı standartları kendi kendine oluşturmak için yola çıktılar. Bu inisiyatif, brokerlar ve yatırımcılardan aldıkları görüşleri altı ay sonra kamuoyuyla paylaşacak. Hedge fon yöneticilerinin inisiyatifi ele alma çabası, Alman hükümeti tarafından memnuniyetle karşılandı.
Küresel sermayenin likiditasyonu konusunda gözlerimizi dünyanın bir başka tarafına ve başka bir konuya çevirdiğimizde şaşırtıcı olarak Japon para birimi Yen’in şu anda belki de dünyanın en değersiz para birimi olduğunu gözlemlemekteyiz. Yen, Euro'ya göre olması gerekenin yüzde 40 daha altında bir değere sahip. Oysa dünyanın en büyük cari işlemler fazlasını veren ve enflasyonu çok düşük olan bu ülkenin parasının oldukça değerli olması gerekirdi. Bu anlamda düşük faiz oranı ile Yen'in değerine açık bir müdahale söz konusudur.. Değer kazanırsa Yen cinsi borçların maliyeti artacaktır.

Teoriye göre “carry-trade” olanağının bu kadar uzun sürmemesi gerekirdi. Bir ülkenin faiz oranının dünya ortalamasının üzerinde olması, yatırımcının, paradaki olası bir değer kaybı yüzünden uğrayabileceği zararı telafi etmeyi amaçlar. Oysa son dönemde görülüyor ki yüksek faizli ülkelerin parası değer kaybetmek şöyle dursun YTL' de olduğu gibi değer kazanıyorlar. Diğer bir neden yatırımcının risk primi talep etmesi olabilir. Ancak risk primi ABD ve Japonya arasındaki faiz farklarını açıklamakta yetersiz kalır. Bu noktada sürecin kendi kendisini besleyen yapısına dikkat çekiliyor. Yen cinsinden borç alınıp ABD dolarına çevrilince dolar değer kazanmış oluyor. Diğer yatırımcılarda bu trendi izleyince “carry-trade” süreklilik kazanıyor. Teoride değer kaybetmesi beklenen yüksek faizli paraların değer kazanmasından kaynaklanan anomali yatırımcının iki kaynaktan gelir elde etmesini sağlıyor. Bir yandan faiz farkından gelir elde ederken diğer yandan da paranın değer kazanmasından gelir elde ediliyor.

ABD ve Japonya faiz oranları arasındaki fark kapanmadığı sürece carry-trade devam edecektir. “Carry-trade” işlemlerinde Yen'in değer kazanmasına da bağlı olarak gözlenen yavaşlama ABD borsalarındaki düşüşün, mortgage kredilerindeki geri ödeyememe probleminin yanı sıra diğer bir nedeni olabilir. Genel eğilim Japonya'da faiz oranı artacağı için carry-trade kazançlarının yavaşlayacağı yönündedir. Ancak ABD ekonomisi emlak piyasasından kaynaklanan bir durgunluğa girerse, FED faizleri düşürmek durumunda kalabilir ki bu da Japonya ile aradaki farkı azaltır. Nitekim, FED bu yönde en son 0.50 ‘lik bir faiz indirimine gitmiştir.

V- SONUÇ: DÜNYA FİNANS DENGESİ DEĞİŞİYOR MU?

Bugün, Çin'in döviz rezervleri 1 triyon doları aştı ve yüzde 70'i ABD devlet tahvilleri şeklinde tutuluyor. Çin bu parayı değerlendirmek için yeni yatırım alanları arıyor. Çin geçtiğimiz sene doların değer kaybı nedeniyle zarar ederken Euro'nun güçlenmesi sayesinde rezervlerinin Euro olarak tutuğu bölümü üzerinden kazanç elde etti. Çin kendi parasının değerini düşük tutabilmek ve ABD'nin cari açığını finanse ederek, bu ülkeye yaptığı ihracatı devam ettirmek için rezervlerinde dolar tutuyor. Bununla birlikte Çin'in rezervlerindeki doların önemli bir kısmını Euro veya gelişmekte olan Asya ekonomilerinin paraları ile değiştirebileceği ve bunun doların değerinde ciddi bir düşüşe neden olabileceği de konuşuluyor. Ancak bu durumda elinde tutmaya devam edeceği dolar cinsi aktiflerin değerinin düşmesini de göze almak zorunda kalacak.

Bu günlerde ekonomi gündemindeki konulardan birisi, finansal piyasaların regüle edilmesi. Vergi cennetlerinin ve offshore uygulamalarının ABD için yıllık 100 milyar dolarlık vergi kaybına neden olduğu söyleniyor.

Dahası küreselleşen ekonomide tamamen serbest hareket edebilen paranın, bu özelliklerinden teröristlerin ve uyuşturucu kaçakçılarının faydalandığı vurgulanıyor. Gizemli finansal türev araçların kullanımındaki büyük miktardaki artış ve hedge fonların yükselişi finansal risklerin nerede olduğunu anlamayı zorlaştırıyor. Çünkü bunlar genelde son dönemde bir patlama yapan offshore finans merkezlerini kullanıyorlar.




Bilindiği üzere, “hedge fonlar” temelde fiyat değişimleri üzerine spekülasyon yaparak, fiyatların yönünü doğru tahmin etmeye ve diğerlerinden önce hareket ederek pozisyon almaya çalışırlar. Büyük bir hedge fon spekülasyon yaparak pozisyon aldığında diğer yatırımcılar davranışlarını buna göre belirleyecekleri için aslında bu bir manipülasyondur.

Bir hedge fon, yerel bir paranın değerinin devalüe edileceği üzerine spekülasyon yaparak ve bu para cinsinden varlıklarını elden çıkararak, bu ülkenin parasına karşı spekülatif bir saldırı yapar. Fon satışlara başlayınca arzı artan bu para değer kaybetmeye başlar, elinde bu para cinsinden aktif tutanlar da fonu izlerler. Ancak onlar gittikçe düşen fiyatlardan satış yapacakları için hedge fonun elde ettiğinden daha düşük bir getiri elde ederler. 1992 Sterlin krizinde Soros'un yaptığı tam da budur.

KAYNAKÇA

İ. Hüseyin YILDIZ, Akşam, 02.07.2007
Kadir DİKBAŞ, “Sıcak Para Tekrar Sahnede”, Aksiyon, Sayı:568, 24.10.2005
Uğur CİVELEK, Radikal, 10.10.1998
Sabah, 26.04.2007
Milliyet, 06.06.2006
Murat ÜZEL,“Piyasalarda Hedge Fon Bilmecesi”,
www.cnbc-e.com-17.10.2007
Kaan ÖĞÜT, www.hakimiyetimilliye.com-03.04.2007

0 yorum: