1 Haziran 2008 Pazar

İnsan Kaynaklari Yonetimi Sureci Makale

İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ SÜRECİNDE ÜCRET YÖNETİMİ SİSTEMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Dr. Yeter DEMİR
Anahtar kelimeler; insan kaynakları yönetimi nedir, insan kaynakları yönetimi makale,

GİRİŞ

İnsan kaynakları yönetimini bir bütün olarak ele alındığında, şirketlerin doğru bir ücret yönetimi sistemine sahip olması, hem diğer insan kaynakları sistemlerini başarılı bir şekilde uygulanmasında, hem de insan kaynakları yönetiminin şirket hedefleri doğrultusunda sonuç üretme etkinliğinin sağlanmasında kritik önem taşımaktadır. İnsan kaynağının doğru ve etkin kullanımı yani doğru işe-doğru işleri yapan-doğru insanların temin edilmesi, elde tutulması ve motive edilmesi ve tüm bunların maliyet etkin biçimde yapılması denildiğinde, insan kaynakları stratejileri özellikle de ücret stratejisi belirleyici unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
KAVRAMSAL BOYUTU İLE ÜCRET VE ÜCRET YÖNETİMİ
Ücret, çalışanların iş ilişkilerinin bir parçası olarak elde ettikleri maddi yarar ve hizmetler ile her türlü finansal kazançların toplamı(Milkovich&Newman, 2002;72) olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle ücret, çalışanların emeklerinin karşılığı olarak elde ettikleri iç (intrinsic) ve dış (extrinsic) ödüllerdir” (Martocchio, 2001;23). Ücret yönetimi, farklı çıkar gruplarının beklentilerini ortak bir noktada kesiştiren faaliyetlerin bir sentezi olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle ücret yönetimi kişilerin(aile bireyi veya değil) işletmeye cezbedilmesinde, işte kalmalarının sağlanmasında ve başarılı olmalarında etkili bir biçimde rol oynayan stratejik bir işlev olarak da ifade edilebilir(Tüzüner, 2003;32). Ücret yönetimi ile bir bakıma işletmenin ekonomik şartlarını pek zorlamadan, fakat işgören tatmin ve motivasyonunu sağlayacak, sonuç itibariyle de verimlilik ve kaliteli üretimi gerçekleştirecek bir ortak noktayı yakalamak amaçlanır.
Ücret yönetimi, örgütlere maliyetlerinin kontrolünde, performans ile verimliliklerini arttırmalarında, nitelikli personelin bulunmasında ve elde tutulmasında yardımcı olacaktır. Gerek bedensel gerekse de zihinsel emek harcayan çalışanlar açısından önemli bir gelir kaynağı oluşturan ücret, örgüt açısından ise önemli bir gider kalemini oluşturur. Bunlara ek olarak ücretin çalışanlar açısından önemli bir özendirme aracı oluşu ile toplumsal ve sosyal itibar sağlaması boyutunun varlığı da insan kaynakları yönetiminin bu fonksiyona gereken özeni göstermesini gerektirecektir(Werther ve Davis, 1993; 71).

ÜCRET SİSTEMİ
Ücret sistemi, işletmenin çıkarları korunurken, çalışanlara yaptıkları işe uygun, tatmin edici ücretin verilmesini sağlamaya yönelik, uygulamaya dönük bir program olarak tanımlanabilecektir . (Ataay,1998;341) Ücret sisteminin temel amacı, ücretlerin işletme için doğurduğu maliyetlerle işletmenin kâr amacı arasındaki dengeyi kurarken; çalışanların aldıkları ücret açısından tatmin edilerek, verimin elde edilmesini sağlamaktır. Sistemin tatmin etmesi gereken gruplar, işletme yönetiminden, çalışanlara ve hatta tüketicilere kadar çok geniş bir yelpazede ifade bulmaktadır(Bacci, 1977;33).
Başarılı ve dengeli bir ücret sisteminden söz edebilmek için(Sabuncuoğlu, 1991;214-216, Tortop,Aykaç ve diğerleri, 2006;2001-202);
- İşletmenin diğer işletmelere oranla yerine ve ekonomik gücüne göre, oranlı bir ücret seviyesini tutturması,
- Aynı işletmedeki karşılaştırılabilir nitelikteki görevler arasında ücret tutarlılığını sağlaması,
- Bireysel beceri ve yetkinliklerin göz ardı edilmemesi,
- İşgücü piyasasındaki değişime uyum sağlayabilen ücret ayarlamalarını mümkün kılması,
- Sistemin yürütüm ve denetiminden sorumlu olanlar tarafından çok iyi kavranmış olması,
- Ücret sisteminin çıkabilecek problemlerin çözümü için nesnel ve rasyonel yöntemleri de içermesi Ücretler arasında iç denge bulunması,
- En yüksek ücret ile en düşük ücret arasında kabul edilebilir uzaklık bulunması,
- Çalışanların aile durumlarının ücret sisteminde göz önünde bulundurulması gerekmektedir .
İşletmelerin ücret yapılarının oluşumunda, emek piyasasındaki işgücü arz ve talebi ve bununla bağlantılı olarak oluşan piyasadaki ücret düzeyi, ücret konusundaki yasal düzenlemeler (Örn. Asgari Ücret) gibi işletme dışı faktörlerin yanı sıra; kendi iç yapılarıyla ilintili olan çalışanların değerlendirilmesi, iş değerlendirilmesi, toplu sözleşmeler ve işletmenin ekonomik gücü gibi faktörler de etkili olmaktadır (Sabuncuoğlu, 1991;23).
Ücret sisteminin oluşturulmasında önem arz eden aşamalar vardır. Şöyle ki(Sevimli,2005;22);
a)İş Analizi:
Ücret sistemini oluşturulmasında en önemli aşamalardan birini iş analizleri oluşturmaktadır. İş analizi, hangi işin, nasıl ve ne amaçla yapıldığının ve bu işi yapmak için hangi niteliklere sahip olunması gerektiğinin belirlenmesi olarak tanımlanabilir. Başka bir anlatımla, iş analizi, belirli bir iş hakkında, işin türünü, iş için harcanan zamanı, kullanılan alet ve makineleri, işin yapılması sırasında üstlenilen sorumlulukları ve yetkileri, ilişkide olunan birimleri ve bu işi yapacak kişide aranan nitelikleri kapsayan güvenilir bilgilerin elde edilmesidir .
b - İş Tanımı
İş analizini amacı kısa, öz ve duraksamalara neden olmayacak nitelikte iş tanımlarını oluşturulmasıdır. İş tanımlarında, işin adı, kısaca hangi görevleri içerdiğine ilişki açıklama, çalışma şartları, işin gerektirdiği yetkinlik düzeyi ve tecrübe bulunmalıdır.
c - İş Kademelendirme
İş kademelendirme, tanımı yapılan işlerin göreli (rölatif) değerlerinin saptanmasıdır ve bu noktada iş değerlendirme yöntemleri devreye girmektedir. İşlerin değerlerinin saptanmasının önemine aşağıda iş değerlendirme başlığı altında değineceğiz.
d - Piyasa Araştırması
İş kademelendirme sonrasında, işletme içindeki işlerin göreli değerleri bulunmuştur; ancak bu değerlerin parasal karşılıklarının tespit edilmesi, işletmenin içinde bulunduğu endüstri, iş kolu ve coğrafi bölgede kıyaslanabilir işler için piyasada ödenen ücretlerin seviyesini bilinmesiyle mümkün olacaktır. Bunun için, benzer işlerin yapıldığı işletmelerden direkt bilgi alınabileceği gibi, bu tür bilgilerin kaydının tutulduğu personel (insan kaynakları) teşkilatları, ticaret odaları, işçi kuruluşları ve çeşitli devlet kuruluşlarından da yararlanılabilir.
e - Ücret Sisteminin Uygulanmaya Başlanması ve Denetimi
Piyasa araştırmasının sonuçların alınması sonrasında, işletme piyasada ücretler açısından nasıl bir yerde olacağına, kendi iç dinamiklerini hesaba katarak, karar verecektir. Özelikle, işletmenin beklemekte olduğu potansiyel kâr, işgücü arzının durumu ve bununla bağlantılı olarak piyasada öncü (yüksek) ücret ödemenin işletmeye sağlayabileceği getiriler, toplu sözleşmenin etkileri ve çalışanlara sağlanacak ücret dışı menfaatler bu kararın verilmesinde etkin rol oynayacaktır. Özellikle ücret yapısı hakkında verilecek olan karar, işletmenin piyasada hangi konumda olmayı tercih ettiğini gösterecektir. Özellikle öncü ücret ödenmesini benimseyen işletmeler, işgücü piyasasındaki nitelikleri yüksek çalışanlara sahip olma şansını, iş gücü maliyetine tercih etmektedirler.
Kısaca işletmelerin ve yöneticilerin yetenekli çalışanları cezbetme, elde tutma ve işletme amaçlarını destekleme yönünde çalışanlarını motive etmede kullanabilecekleri en önemli tekniklerden biri olan ücret sistemi, işgücü maliyetinin düşürülmesinde ve işletme amaçları ile kârlılığına katkıda bulunmada da önemli bir etkiye de sahiptir.
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ SÜRECİNCE ÜCRET YÖNETİMİ
Günümüzde insan kaynakları yönetiminin bu alandaki rolü, ücret sistemlerinin idaresinden (pay administration) toplam ücret yönetimine (‘reward management’ – ‘temel ücret, kısa ve uzun vadeli değişken ücret, ek menfaatler ve kuruma özel diğer motivasyon/bağlılık faktörlerinin yönetimi’) doğru değişmiş, bu da ücret yönetimi tanımının genişlemesine neden olmuştur. İşletmelerin ücret uygulamalarını incelerken veya başka işletmelerle kıyaslarken, resim bir bütün olarak değerlendirilmediğinde, yani tüm unsurlar göz önünde bulundurulmadığında yanlış çıkarımlar yapılabilir. Bu nedenle ücret projelerinde, söz konusu ücret bileşenlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi ve farklı çalışan grupları için bu bileşenlerin mevcut durumda nerede durduğunun ve hedef durumda ne amaçla kullanılacağının tespit edilmesi önemli bir aşamadır. İhtiyaçları ve özellikleri itibariyle (iş sonuçlarına direkt-endirekt etki, operasyonel-stratejik faaliyet alanı, kısa dönemli-uzun dönemli motivasyon ihtiyacı, farklı motivasyon ve bağlılık faktörleri vb.) farklı şekilde ele alınması gereken çalışan grupları doğru tanımlandığında ve bu gruplara sağlanacak ücret paketleri, paketlerde yer alacak bileşenlerin amacı ve kullanım prensipleri doğru değerlendirilerek/öngörülerek belirlendiğinde, şirketin ücret yönetimi çerçevesi şekillenmiş demektir.
Günümüzde örgütlerin hedeflerine ulaşmak amacı ile kullanmak zorunda oldukları çeşitli üretim kaynakları vardır. Bu kaynakların birbiri ile uyumlu çalışmasını sağlamak, düzenlemek, geliştirmek; bir diğer ifade ile sistemi kurmak, insanın varlığı ile mümkündür. İnsan üretim sürecinin en gerekli parçası olması dışında aynı zamanda üretimin hedefidir. İşletmelerin temel hedeflerinden biri olan verimlilik, az kaynak kullanımı ile daha çok ve kaliteli hizmet veya ürün üretmektir. İşte bu verimlilik hedefine ulaşmak için başarı gücü yüksek bir işgücü gerekmektedir. İ.K.Y eleman ihtiyacının belirlenmesi, uygun elemanın seçilerek kurum kültürüne alıştırılması, işgörenlerin motivasyonu, performanslarının değerlendirilmesi, çatışmaların çözümü, bireyler ve gruplar arası ilişkinin ve iletişimin sağlanması, yeniden yapılanma, çalışanların eğitimi ve gelişimi gibi birçok uygulamayı kapsamaktadır(Fındıkçı, 1999;78).
Ücret konusunun insan kaynakları yönetimi ve diğer işlevleri açısından önemli olmasının nedeni, ekonomik ve sosyal yaşamda çeşitli etkileri olan çok yönlü bir konu olmasıdır. Ücretler, bir taraftan emeği karşılığında çalışan insanların gelirlerini ve yaşam düzeylerini belirleyici bir öğe; diğer taraftan gerek endüstrinin gelişmesine etki eden bir maliyet öğesi, gerekse milli gelirin çeşitli gelir grupları arasındaki dağılım tarzını göstererek, söz konusu toplumdaki sosyal adaletin ortaya çıkma oranını ifade eden çok yönlü bir içerik arz etmektedir(Bingöl, 2003;312).
SONUÇ
İşletmelerin ücret yönetimi politikası, daha bütünsel düşünmeyi gerektirmektedir. Özellikle maddi karşılığı hesaplanabilen unsurların dışında, iş yaşamı kalitesi, gelişim fırsatları ve aidiyet duygusu gibi maddi olmayan ancak bazen çok daha önemli hale gelen unsurlar, şirketin ücret politikalarının belirlenmesinde kritik önem taşımaktadır. Bu noktada, insan kaynakları sistemlerini ve kurum kültürünü bir bütün olarak değerlendirmek, çalışanların şirkete bağlılık düzeylerini ve bu konuda etken faktörleri ilişkisel olarak irdelemek gerekmektedir. İnsan kaynakları sistemlerinin başarısı, her bir sistem arasında doğru entegrasyonun kurulmasına ve kurum kültürü ile uyumlu olmalarına bağlı olduğundan, sadece ücret yönetimi bakış açısı ile mevcut durumu incelemek ve geleceği tasarlamak da elbette ki yeterli olmayacaktır(Arslan, 2007:2). Bu bağlamda, işletmelerin ücret stratejileri belirlenmeden önce detaylı bir mevcut durum analizi yaparak, şirketin yapısını, stratejilerini, içinde bulunduğu sektörün özelliklerini, personel profilini, insan kaynakları politika ve uygulamalarını ve mevcut personel maliyeti gibi hususları net bir şekilde ortaya koymak gerekli olmaktadır.
Hem işverenler hem de işgörenler arasında hassas bir konu olması nedeniyle işletmelerin iyi bir ücret sistemi kurması, uygulaması ve çalışanlarına bu sistemi doğru bir şekilde anlatmaları yaşamsal bir önem taşımaktadır. Zira konuya işletmeler ve onun önemli işlevlerinden biri “İnsan Kaynakları Yönetimi” açısından bakıldığında ücret, bir maliyet gideri ve işgöreni güdüleme etmenidir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ARSLAN Ş.(2007),http://www.insankaynaklari.com, 22.12.2007
ATAAY, İ.(1998), İşdeğerleme, İnsan Kaynakları Yönetimi içinde, İstanbul
BACCI, G. J.(1977), Ücret Yönetimi, Ücret Yönetimi (Çev. İsmail Çakalgöz), Ankara
BİNGÖL D. (2003),İnsan Kaynakları Yönetimi, Beta Yayınları, 5. Baskı, İstanbul
FINDIKÇI İ. (1999)İnsan Kaynakları Yönetimi, Alfa Yayınları, İstanbul
MİLKOWICH, G. T.& NEWMAN, J. M. (2002); Compensation, Sevent Edition, McGraw-Hill, New York.

MARTOCCHIO, J.J.(2001); Strategic Compensation: A Human Resource Management Approach, Prentice-Hall,Inc., 2nd ed., , New Jersey
SABUNCUOĞLU, Z.(1991), Personel Yönetimi - Politika ve Yönetsel Teknikler, İstanbul
SEVİMLİ A.(2005), İş Değerlendirmesinin Ücret Sistemi İçindeki Rolü Ve Eşit Davranma İlkesi Açısından Önemi; Cilt : 3 Sayı: 2, İşgüç, Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi.
TORTOP N. AYKAÇ B. Ve Diğerleri,(2006),İnsan Kaynakları Yönetimi, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.
TÜZÜNER, V.L. K.(2003), “İnsan Kaynakları Yönetimi İşlevlerinin Ölçümü ve Değerlendirilmesi-2”, Human Resources –İnsan Kaynakları ve Yönetim Dergisi.

WERTHER, W. B. DAVİS, K. (1993) Human Resources and Personel Management, Fourth Edition, New York: McGraw-Hill Book Company.

[1] İller Bankası Genel Md. U.İ.B. AB ve Dış İl. Md.
İnsan kaynakları yönetiminin önemi, ücret yönetimi nedir, işletmelerde ücret yönetimi sistemi

kuresel sermaye hareketleri makale para

KÜRESEL SERMAYE VE SICAK PARA GERÇEĞİ

Anahtar kelimeler; küresel sermaye makale, sıcak para nedir, sermayenin küresel egemenliği, küresel sermaye hareketleri

1. GİRİŞ:

Küresel sermaye, herhangi bir işletmeyi, şirketi, fabrikayı yönetmeyen, bunların da sahibi olmayan, sadece paraya hükmeden ve parayı kullanan gruptur. Finans kesimindeki bu kişilerin kullandığı paralar sadece kendi servetleriyle de sınırlı değildir. Çünkü bugünün dünyasında paranın sahibi ve kullananı farklıdır.

Küreselleşme, modern toplumun evrenselleşmesi anlamına gelebileceği gibi tekelci kapitalizmin günümüzdeki görünümü şeklinde de yorumlanabilmektedir. Küreselleşme süreci kapitalist gelişme süreci ile sıkı bağlılık içindedir. Bu anlamda küreselleşmeyi kavrayabilmek için tarihsel kapitalizmi anlamak gerekir. Teknolojik gelişme ve artan rekabet koşullarında gelişmiş ülkelerin sermayesi için küreselleşme giderek küresel anlamda güç kazanma anlamına gelirken, gelişmekte olan ülkeler için küreselleşme giderek kazanılan haklardan ödünler verme anlamına gelmektedir. Bugün küreselleşme, paranın küreselleşmesi anlamına gelmektedir.
Kavram olarak “küresel” (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile, “küreselleşme” (globalization), oldukça yenidir. İlk olarak 1960’larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı, 1980’lerde ise sıkça kullanılmaya başlanmıştır. 1990’lara gelindiğinde de, bilim adamlarının önemini kabul ettiği anahtar bir sözcük haline gelmiştir. Globalleşme, dünyada birçok ekonomik, finansal, politik, ulusal güvenlik, çevresel, sosyal, kültürel ve ulusal eyaletler arası teknolojik bağlantılar, piyasalar ve bireyler yoluyla kıtalararası mesafeleri birbirine bağlayan bir ağ olarak tanımlanmaktadır

Ekonomik açıdan değerlendirildiğinde, sermaye yatırım getirisi yüksek olan
yerlere gittikçe, mal ve hizmetler karşılaştırmalı üstünlüğe sahip ülkeler tarafından üretildikçe ve özelleştirme sonucu etkinlik arttıkça, bu değişiklikler globalleşen ekonomideki bütün katılımcılar arasında paylaşılacak büyük kazançlar sunmalıdır. Bu ekonomik etkinlik kriterlerinin etkilerini tekrar güçlendirmek, bilgi teknolojilerindeki hızlı değişimler ve otomasyon (bilgisayar teknolojilerinin gelişimi) global iletişimin maliyetlerini olağanüstü bir şekilde düşürmektedir. Hızlı, kolay ve ucuz iletişim ağı kıtalararası ölçekte üretim organizasyonlarını hızlandırmakta ve ülkelerarası büyük sermaye değerlerinin hızlı hareketliliği, ülkeler bazında, yeni prodüktivite anlayışlarının hızla inşasını mümkün kılmaktadır ve sonuçta bu tür gelişmeler tüm ülkeler tarafından benimsenmekte ve uygulanmaktadır.

Globalleşme ve bölgesel bütünleşmeler, yoğun bir biçimde ihraç ekonomilerini gündeme getirmekte, böyle bir yapı temel stratejik faktör olarak rekabet gücünü ön plana çıkarmaktadır. Rekabet, bir işletmenin müşterilerinin isteklerini, diğer işletmelerden daha etkin olarak yerine getirmesi, yani mal ve hizmetleri daha kaliteli ve ucuz olarak temin etmesidir. Global sistem içerisinde rekabetçi ürün ve hizmetler ortaya koyamayan işletmeler, yaşamını devam ettirme ve büyüme amaçlarını gerçekleştirememektedirler.
Uluslararasılaşmayı cazip kılan en önemli faktör kardır. Henüz yeni ve keşfedilmemiş pazarlardaki karlılık pek çok işletme için çok büyük cazibe taşımaktadır. Ayrıca kârın bir diğer özelliği de, ev sahibi ülkelerin yabancı yatırımcılara sağladığı vergi kolaylıkları ile de ilgilidir. İkinci en önemli nedenin istikrar olduğu söylenebilir. Birçok işletme kendi ülkesinde sattığı malın daha fazlasını üretebilir. Yabancı pazarlar kapasitenin değerlendirilmesinde önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu nedenle işletmeler, üretim ve satışlarında istikrar sağlayıcı bir yöntem olan uluslararasılaşmayı hedefleyebilmektedirler.
1990'ların en moda sözcüğü olan "küreselleşme", geniş anlamlı ve iddialı bir sözcük olarak gündeme gelmektedir. Kullananın istediği anlamı taşımakta ve gerçekte maskelenmiş bir "Küreselleştirme" ideolojisini yansıtmaktadır. Gerçekte yaşanan ise dünya uluslarının ve kültürlerinin var olma çabalarının küresel egemenler tarafından kırılarak bir küresel tahakküm sisteminin oluşturulması.
Teknolojinin hızlı ve şaşırtıcı gelişimi insanları zaman ve uzay kısıtlarından kurtarmakta, bilgi, para ve kaynaklar en hızlı şekilde dünyanın her tarafına akabilmektedir. Böylece ülkeler arasındaki etkileşim artarak ticaret ve haberleşmenin yarattığı katma değer en üst düzeye ulaşmaktadır. Yine de yaratılan katma değerden ülke içi ve ülkelerarası insanların adil bir şekilde yararlanabildiği konusunda kuşkular bulunuyor. Katma değerin kimin yararına artırıldığı ve nasıl dağıtıldığı bu tartışmalarda gözlerden kaçırılmaktadır.
Günümüzün sanayi sonrası küresel ekonomik düzeninde kaynaklar ve ürünler daha serbest olarak sınırlar arasında dolaşabilmektedir. İşletmeler üretimlerini, yatırımcılar fonlarını koşulların daha olumlu olduğu bölgelere kaydırabilmektedir. Küresel ekonominin günümüzdeki düzeninde bir ürün veya hizmetin tasarımı bir ülkede, üretimi veya montajı başka bir ülkede gerçekleşirken, gerekli parçalar ise çeşitli ülkelerden temin edilebilmektedir. Bu süreçle elde edilen ürün ve hizmetler ise başka ülkelerde pazarlanmaktadır. Dünyanın her bölgesinde çalışanlar en kaliteli ürünleri üretebilecek beceri ve deneyimi kazanmış durumdadır. Bunun sonucunda herhangi ürün ve hizmet tasarımında, üretilmesinde ve pazarlanmasında çeşitli ülkelerin katkılarına sahip olabilmektedir. Bu koşullar daha yüksek kaliteli ürünlerin daha düşük fiyatlarla dünya pazarlarından temin edilebilmesini mümkün kılmaktadır.
Yirmi yıl önce 'yabancı sermaye' sözcükleri karanlık, pis, tehlikeli madenleri; çevreyi kirleten rafinerileri; havasız elektronik montaj fabrikalarını ve büyük transplantasyon çiftliklerini çağrıştırırdı. Tüm bunlar hâlâ varlıklarını sürdürmekle birlikte, başka pek çok türden karmaşık uluslar ötesi sistemlerin içinde yer aldıklarından artık o kadar göze çarpmamaktadır. Finans, muhasebe, hukuk bilgi-işlem ve mühendislik işlemleri de artık küresel bir boyut kazanmıştır. Bir yandan da, yabancı ülkelerde çalışan şirketlere artık o kadar sık rastlanır olmuştur ki, bunlar manzaranın bir parçası haline gelmişlerdir. Belli bir çapı aşan hemen her girişim, artık ulusal sınırların ötesiyle iş yapmaktadır.
Kabaca hesaplanırsa, günümüzde dünyanın en büyük 300 endüstri şirketi 20 trilyon dolarlık üretken aktif portföyünün % 25'ini kontrol etmektedir. Öte yandan, zayıflayan hükümetler dünyasındaki bu başına buyruk şirketler, bir dizi çok önemli politik kararı veto edecek güçtedirler. Dünya ekonomisinde de, tıpkı büyük bir şirkette olduğu gibi, güçlü azınlık hisselerinin sahibi kontrolü ele geçirebilir. Diğer taraftan bu imparator şirketlerin büyüyen gücünü kısıtlamak ve büyüyen ranta ortak olmak için bir küresel bürokrasinin oluştuğu ve dünya ticaretini düzenlemek ve standartları yaygınlaştırmak görünümü altında ranta ortak olma çabalarının yoğunlaştığı görülmektedir.
Dünya çapındaki bu ekonomik etkinlik sistemleri, daha şimdiden hiçbir dünya imparatorluğu ya da ulus-devletin başaramadığı ölçüde bir küresel bütünleşme gerçekleştirmiştir. Her birinin arkasındaki itici güç büyük ölçüde merkezleri ABD, Japonya, Almanya, Fransa, Isviçre, Hollanda ve İngiltere olan bir avuç dev şirkettir. En tepedeki 300 şirketin toplu varlıkları kabaca tüm dünyadaki üretim varlıklarının dörtte birini oluşturmaktadır.
II- KÜRESEL DÜNYADA SICAK PARA GERÇEĞİ:
Küresel Para Piyasası döviz işlemleri, küresel bonolar, Master Card'lar, Euroyen ve paranın yeniden paketlenip satılması için gittikçe artan miktarda yaratıcı ve spekülatif araçlardan oluşmaktadır. Bu piyasa geçmişin donuk gri bankalarından çok, bir kumarhaneler zincirine benzemektedir. Günün yirmi dört saati trilyonlarca dolar dünyanın belli başlı döviz piyasalarında saniyenin binde biri orantıda hızlarla, veri bitleri şeklinde dönüp durmaktadır. Bu baş döndürücü tutarın ancak % 10 kadarı mal ya da hizmet ticareti ile ilgilidir. Uluslararası para trafiği kendi başına bir amaç, son derece kazançlı bir oyun haline gelmiştir. Bu gelişme bir tür ‘kumarhane ekonomisinin' yükselişini yansıtmaktadır. Bankacılık etkinlikleri daha fazla küresel ve daha spekülatif hale gelirken, milyarlarca insanın ve milyonlarca küçük işletmenin kredi gereksinmeleri karşılanmamaktadır. Reel taleplerden gereklerden bağımsız finansal hareketler olağanüstü karlar yaratabilme yeteneklerinin yanında bütün sistemi havaya uçurabilecek bir saatli bomba özelliği de taşımaktadırlar. Bunun bir örneği Japonya’dan kaynaklanarak kendisine bağımlı bütün Asya ekonomilerini dize getiren Asya Krizinde yaşanmıştır.
Bu sistemin en rahatsız edici yönü, dünya çapındaki şirketlerin, hükümetlerin kendi halklarının yararına olan politikaları yürütmelerine engel olma gücü ve olanağıdır. Ulus-devletlerin liderleri kendi toprakları üzerinde bir zamanlar sahip oldukları kontrolün büyük kısmını yitirmektedirler. Yabancılar daha şimdiden içeri girmiş oldukları için, dış dünyanın taleplerine gittikçe daha fazla boyun eğmek zorunda kalmaktadırlar. Düzenli olarak sınır-ötesi çalışan işletmeler, en ücra köşeleri bile her türlü politik düzenleme ve geleneği aşıp geçen bir yeni dünya ekonomisine katmaktadırlar.
Mal üretmek, satmak ve hizmet vermek için olağanüstü bir küresel mekanizma kurulmuş; ama henüz yaşanan bu depremi hesaba katan hiçbir politik ideoloji ya da ekonomik kuram oluşturulmamıştır. Madison, Napolyon, Bolivar, Lincoln, Bismarck, Wilson, Roosevelt, Mustafa Kemal, Stalin, Mao, Nehru, Kenyatta de dünyanın her yanında bu amaç uğruna özveride bulunup ölmüş milyonlarca kişinin mirası olan çağdaş ulus devlet, gitgide geçmiş bir çağdan kalan bir kuruma benzemektedir. Asya, Afrika ile Latin Amerika'nın büyük bölümünde borçların, aşırı şişkin bürokrasinin ve yolsuzluğun altında devlet çökmektedır. Geriye kalan boşluğu yerel halk hareketleri ve çoğunun hiçbir kaydı olmayan, hükümetlerin etki alanı dışında şaşırtıcı biçimde gelişmiş gayrı resmi ekonomik anlaşmalar almaktadır.
20. yüzyıl sona ererken, elli yılı aşkın zamandır hükümetleri destekleyen ve yönlendiren resmi gerçekler artık çökmüştür ve yeni politik görüşlere de pek rastlanmamaktadır. 1990'ların en görkemli ideolojik değişimi Sovyet tipi sosyalizmin çöküşüyken; bunun rakibi olan serbest pazar ekonomisinin de pek beklendiği gibi çalışmadığı gözlenmektedir. Ulusal ekonomilerin kontrollerinin gittikçe zayıfladığı bir dünya ekonomisinin etkileri diğer yerleşik politik anlam ve güç dengelerini de altüst etmektedir.
Kontrol edilebilir bir küresel bütünleşmenin, bir çok çalışmada vurgulanan pek çok olumlu yanı da vardır. Ancak, 20. yüzyılın sonlarında, ulusal ekonomiler gittikçe iç içe geçer ve uluslar çeşitli biçimlerde çözülürken, ufukta henüz alternatif bir toplum anlayışı görülmemektedir. Geleneksel toplumlar kaybolup eski kültürler silindikçe, milyarlarca insan yaşama anlam kazandıran yer ve benlik duygularını yitirmektedirler. Yeni yüzyılın başlarındaki temel politik çatışma bizce uluslar ya da ticaret blokları arasında değil; küreselleşme güçleriyle toplumu koruma ve yeniden tanımlama peşindeki yerel yaşam güçleri arasında olacaktır.
Uluslararası sermaye hareketleri giderek serbestleşti. Gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere, neredeyse tüm dünyada finans piyasaları serbestleşti. Özel sektör giderek uluslararası finans piyasalarına açıldı. Gelişmekte olan ülke devletleri diğer devletler ve uluslararası kuruluşlar (IMF, Dünya Bankası ve ticari bankalar) yerine giderek uluslararası sermaye piyasalarından borçlanmaya başladılar. Kısıtlı da olsa, özel sektör kuruluşları da bu kervana katıldı. Tüm dünyada özel sektörün dış borçları hızla artmaya başladı.
1980’li yıllarla beraber devlet borçları sınırlı sayıda alacaklılar yerine sermaye piyasalarına kayınca, uluslararası finansmanın boyutları değişti. Alacaklılar üç-beş tane olmaktan çıkıp milyonlarca olmaya başladı. Uluslararası piyasalarda işlem gören tahvillerin çıkarılmasında aracılık yapan finans kuruluşlarının sorumlulukları tahvillerin satılmasıyla bitti. Borçlular milyonlarca alacaklı ile muhatap hale geldiler. Uluslararası sermaye hareketlerinin olumlu olması büyük ölçüde gelişmekte olan ülkeleri bir rehavete itmektedir.
Amerika gibi yüksek cari işlemler açığı veren birkaç ülkeyi dışarıda bırakırsak, neredeyse tüm dünya ekonomileri mali fon yaratır duruma geldiler. Hammadde zengini ülkeler fiyatların artmasıyla çok daha büyük nakit fazlaları vermeye başladılar. Böyle bir ortamda, küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere ilgisi çok daha fazla arttı. Bir anlamda, küresel sermayenin gidecek fazla bir yeri de kalmadı. Küreselleşme sürecinin bugün kazandığı boyutlar ekonomik, teknolojik, siyasal alanlarda karşımıza çıkıyor ve küresel, bölgesel, ulusal ve bireysel düzeyde olmak üzere birçok düzeyde yaşamımızı etkiliyor. Birkaç örnek vermek gerekirse şunları hatırlayabiliriz. Örneğin mal üretiminin nasıl hızla arttığına ve üretimin parçalanarak neredeyse tem yerküreye yayıldığına tanık oluyoruz; mal ve hizmet piyasasının küresel bir boyut kazandığını ve örneğin 1985-1994 arasında dünya ticaret hacminin dünya hasılasındaki artış oranın iki katı büyüdüğünü görüyoruz
Toplam direkt yurtdışı yatırımların dünya hasılası içindeki payının 1980-1994 arasında ikiye katlandığını ve daha da önemlisi günlük sermaye dolaşımının, 1980 ortalarında 200 milyar dolayında iken, 1990 ortalarında 1.2 trilyon dolara ulaştığını öğreniyoruz. Buna bağlı olarak hemen her ülkede yatırımcı sermayeden çok finansal sermayenin, reel sektörden çok mali sektörün büyümesi gibi gerçekliklerle karşılaşıyoruz.
Öte yandan siyasal açıdan ulusal devletlerin özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve siyasal etkinliğinin azalması ya da zorlanması, IMF, Dünya Bankası gibi ulus ötesi kuruluşların veya küresel şirketlerin isteklerine “uyum ajansı” gibi çalışması gibi gerçeklikler de yüzümüze çarpmaktadır. Gerçekten ulus-devletler küreselleşme sürecinde birçok önemli çelişki ile karşılaşmaktadırlar. Birinci çelişki sermayenin artan isteklerinden kaynaklanmaktadır. Artan hareket kabiliyeti nedeniyle sermaye devletlerden artık eskisine göre çok daha fazla rahatlatıcı koşullar istemekte, aksi halde kaçmak ya da hiç gelmemek gibi bir tehdidi kullanmaktadır. Rahatlatıcı koşulların yanı sıra istikrar ve güven sağlanması da önemli bir koşul olarak öne sürülmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde artan borçlar ve yabancı sermaye gereksinimi nedeniyle bu istekler neredeyse “kurala” dönüşmektedir. Öte yandan artan kamu borçları finansal sermaye için büyük kar sağlayan bir alan oluşturur ve bu sermayeye önemli bir gelir transferi sağlarken, artan borç ve faiz ödemeleri içinde devletin toplum hayrına bir iş görmesi neredeyse imkansız hale gelmektedir.
Devletin ulusal politikaları hayata geçirme açısından uğradığı bu zafiyet kuşkusuz devlete ve genel olarak siyasete olan güveni sarsmakta, bu da genel olarak ulusal politikaları var edecek ve besleyecek olan “toplumsal angajmanı” olumsuz etkilemektedir. Kısaca devletin zaafları, siyasetin zaafa uğraması gibi talihsiz bir sonuca neden olmaktadır. Bunun birey açısında doğurduğu sonuçları, örneğin siyasal ve demokratik hakların işlev kaybını da unutmamak gerek.
Teknolojik gelişme, yatırımlarla ilgili kararlardan, araştırma-geliştirme çalışmalarına kadar uzanan birçok konuda verilen birçok kararın bir ürünüdür, hiç bir zaman yansız, tarafsız bir olgu değildir. Zaten genel olarak ekonomik etkinlikler sonuçta sosyo-politik kararların bir fonksiyonudurlar ve yeni teknolojiler de hem bu sosyo-politik kararların bir sonucu, hem de bu kararların verilmesinde kullanılan ve bunları kolaylaştıran araçtırlar.
Şimdi ise, hızlanan küreselleşme süreci içinde ekonomik etkinliklerin arkasında yer alan sosyo-politik kararların ve tabii ki teknolojik kararların yalnızca kar güdüsüyle hareket eden sermayenin çıkarı doğrultusunda alındığı endişeleri artmaktadır. Çünkü bu sosyo-politik süreçleri etkileyecek sermaye-dışı güçler (emek gibi) giderek daha etkisiz duruma gelirken, birçok konuda politik süreçler de devre dışı kalmaktadır.
Örneğin küreselleşmenin, yeryüzündeki insanların ve kültürlerin birbirine yakınlaşmasından çok, egemen bir kültürün kendini kabul ettirmesi biçiminde kültürel bir hegemonya yarattığı çok zaman eleştiri konusu olmaktadır. Bu açıdan bugün yaşanan küreselleşmenin ekonomik olduğu kadar yaşamın her alanına uzanan kollarıyla, yaşam biçimimizden değer yargılarımıza, alışkanlıklarımızdan inançlarımıza, kültürel özelliklerimizden söylemlerimize kadar hemen her şeyi küreselleştiren bir sonucu vardır. Öte yandan küreselleşmenin etkisi günlük hayat, benimsenen rol ve değerler, örneğin kadın ve erkek rollerinde bile ortaya çıkınca, küreselleşme giderek hem kendini besleyen, hem de, adına piyasa ekonomisi denilse de, gerçekte piyasa ekonomisiyle birlikte var olan kapitalist yapıyı güçlendiren bir ideolojik dönüşüme yol açmaktadır.
Bugün, ulusal sınırların dışına kayan siyaset ve ulus-devletten daha güçlü duruma gelen ulus ötesi ekonomik ve siyasal aktörler ile siyasal hakların ilişkilendirilmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Örneğin bugün siyasal hakların var olması, genişlemesi ve gelişmesi için hedef alınması gereken iktidar odağı olarak, en başta, “küresel sermaye ve küresel güçler” karşımıza çıkıyor.
Küresel düzeyde çok ciddi iktidar odakları giderek büyürken, yalnızca ulusal sınırlar içinde devlet iktidarından söz etmek ve ona karşı bazı birey haklarının gelişmesini istemek pek de yeterli bir çözüm gibi görünmemektedir. Örneğin artık, sermaye hareketleri ve sonuçları hakkında bireylerin ve toplumun “bilgi edinme hakkı” gibi bir hakkı olduğundan söz etmek ve bunun gibi küresel düzeyde daha başka bazı hakları dile getirmek gibi bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.
Küreselleşme süreci yeni değildir, en azından kapitalist sistemin ortaya çıkmasıyla başlamış ve onun ihtiyaçları doğrultusunda gelişerek bugünlere gelinmiştir. Öte yandan sermaye birikiminin de, küreselleşmenin de arkasında en önemli güç olarak hep devletler yer almıştır; bugün de hem gelişmiş, hem gelişmekte olan ülkelerde devletler sermaye için benzer destekleyici görevlerini sürdürmektedirler. Bu nedenle günümüzde devletlerin zayıfladığı, işlevlerini kaybettikleri gibi iddiaları bu görüş ışığında yeniden değerlendirmek epeyce yararlı görünmektedir. Devletin işlev kaybı sermaye ve çıkarları açısından değil, daha çok ulusal ve sosyal politikalar açısındandır.
Bugünkü boyutlarıyla küreselleşme süreci, yalnız yol açtığı küresel eşitsizlik gibi ahlaki sonuçlarıyla değil, fakat daha da önemlisi bireyin siyasal ve demokratik haklarını gerileten bir olgu olarak sorgulanmak durumundadır. Belki bu sorgulamayı yapacak olan, büyük ölçüde, küresel düzeyde gelişmekte olan sivil-toplum güçleridir; fakat onların da meseleleri insan hakları, siyasal haklar ve demokratik talepler doğrultusunda formüle etmeleri gibi bir gereklilik ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle küreselleşme sürecinde bireylerin ve toplumların korunması, önemli ölçüde, yeni hak taleplerinin hayata geçirilmesine bağlı görünmektedir.
Küreselleşme ve onunla birlikte daha da güçlenip ulusal aktörlerden bağımsızlaşan küresel ekonomik ve siyasal güçler, bu açıdan denetlenmesi gereken iktidar odaklarının başında gelmektedirler. Bu iktidar odaklarının denetlenebilmesi için de yeni hakların ve daha geniş bir demokrasi anlayışının hayata geçirilmesi gerekmektedir.

III- KÜRESELLEŞMEYLE YÜZLEŞEN TÜRKİYE SICAK PARA İÇİN GÜVENİLİR BİR LİMAN MI?

Son dört yıldır Türkiye ekonomisi küçümsenmeyecek bir gelişme kaydetti. Olumlu gelişmelerin tümünü yabancı sermaye girişine bağlamak elbette doğru olmaz. Çok önemli reformlar yapıldı. Ekonomi politikalarında çok önemli değişikliklerine gidildi. Yabancı sermaye girişi uyumu kolaylaştırdı ve çabuklaştırdı. Aynı paralelde, finans piyasalarındaki son çalkantıların tümünü yabancı sermaye çıkışına bağlamak da doğru değildir. Sermaye piyasalarında küresel bir sorun olduğu doğrudur. Ama, Türkiye’deki finans piyasalarının tepkileri benzer ülkelere göre çok daha sert olmuştur. Türkiye farklı bir görünüm vermiştir. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’den daha az ya da daha çok yabancı sermaye çıktığı halde, fiyatların en fazla Türkiye’de oynaması risk değerlendirmesi açısından Türkiye’yi diğer ülkelerden ayrıştırmaktadır. Görünen o ki, Türkiye piyasalarında fiyat riski daha fazladır.
Türkiye’de ekonomik riskler de giderek daha dikkat çekici olmaya başlamıştır. Son üç yıldır konuşulan cari işlemler açığının önlenemeyen yükselişi ve geldiği düzey artık herkesi rahatsız etmektedir. İleriye dönük olarak enflasyona yönelik belirsizlikler yeşermeye başlamıştır. Piyasalardaki son çalkantılar ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyip cari işlemler açığını düşürmeye yönelik bir işlev görürken, enflasyon görünümü ve buna bağlı olarak faizlerin artması olasılığı bir başka risk faktörü olarak görülebilecektir. Kısacası, yurt dışında ortalık durulsa dahi, Türkiye’ye özgü riskler uluslararası platformda daha fazla konuşulur olacaktır. Bu da, Türkiye piyasalarındaki oynaklığı yurt dışına göre daha fazla artırabilecektir. Gelişmekte olan piyasalar içinde Türkiye yalnız kalmaya aday gibi görünmektedir.

Küresel sermayenin hedefi, insanlığın en üst seviyede iş, bilgi ve kaynak paylaşımı, yani tam entegrasyon değil, kendi gücünün küresel seviyede egemenliğinin sağlanmasıdır. Bu sebeple, tüm dünyada piyasa mekanizmasını hakim kılmaya, milli devletlerin veya herhangi bir örgütlenme biçiminin piyasa üzerindeki her türlü denetimini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Denetlenmeyen bir piyasa, hakimiyeti doğrudan doğruya büyük sermayeye bırakır. Piyasa mekanizması teraziye benzer: Hangi kefesine büyük bir ağırlık konursa, o taraf aşağı iner, hakim ve belirleyici olur. Dengelemek için diğer kefeye de ağırlık konması zorunludur. Bunu sağlamak ise milli devletlere düşen bir görevdir. İşte bu sebeple tekelci sermayenin en ciddi düşmanı, milli devletlerdir.
Dışa açık ve devleti ekonomiden tamamen çeken bir anlayışı empoze ediyor küresel sermaye. Denetlemede bile yok devlet. İşte bu projeye göre tavan, bu işlevi yerine getirecek: Siyasal iktidarı ele geçirdiğinde, tasarruftan, dayanışmadan vazgeçecek, piyasaya müdahale etmeyecek, IMF programlarıyla uyumlu çalışacak, sıcak paraya güvence verecek, tüm piyasalarını tamamen kontrol dışı bırakarak açacak, IMF ve AB üzerinden küresel sermayeye tek yanlı bağlanacak, karar süreçlerini üst kurullara bırakacak, devletin merkezi gücünü yerel yönetimlere devredecek.

Sıcak paranın “iktisat yazınında genel kabul gören kesin bir tanımı olmamasına rağmen, “
spekülatif”, “kısa-dönemci” ve “aşırı dalgalanma ve akışkanlık “ gibi unsurlar içerdiği; ve yol açtığı iktisadi istikrarsızlıkların da özü itibariyle bu öğelerden kaynaklandığı bilinmektedir.”

Pratik düzeyde sıcak para aşağıdaki akımları içerecek şekilde tanımlanmıştır;

1-
Hisse senetlerine yönelen portföy yatırımları,
2- Kısa vadeli borç senetlerine yönelen portföy yatırımları,
3- Bankalara açılan kısa vadeli krediler-ticari krediler hariç,
4- Diğer özel aktörlere açılan krediler-ticari krediler hariç
5- Banka mevduatındaki değişmeler
6- Banka-dışı diğer varlıklardaki değişmelerden oluşur.

Yerli kökenli sıcak para hareketleri aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:

1- Yerleşiklerin yurtdışındaki hisse senedi ve kısa vadeli
borç senedi alımına yönelik portföy işlemleri,
2- Yerleşiklerin yurtdışındaki bankalara açtığı kısa vadeli krediler,
3- Yerleşiklerin yurtdışındaki özel sektöre açtığı kısa vadeli krediler,
4- Yerleşiklerin yurtdışındaki
mevduat işlemleri,
olarak dört öğeye ayırmaktayız.

Yabancı kökenli sıcak para hareketleri aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:

1- Yabancıların
hisse senedi ve kısa vadeli borç senedi alımına yönelik portföy işlemleri,
2- Yerli bankalara açılan kısa vadeli krediler,
3- Özel sektöre açılan kısa vadeli krediler,
4- Yabancıların
mevduat işlemleri.

Portföy yatırımları ve yerli bankalara verilen kısa vadeli kredilerin inanılmaz derecede büyümesi ve faizlerin düşmesi ile
yerel reel döviz kurunun hızlı bir biçimde değerlenmesi tüketim patlamasına neden olmaktadır. Borsa içerisinde yaşanan yapay büyüme ile birlikte tasarrufların azalması cari işlemler dengesinin bozulmasına ve dış borcun büyümesine neden olmakta, sonuçta vade kısalması arkasından kriz meydana gelmektedir.



Özellikle, son yıllarda Türkiye, yabancı yatırımcılar için dayanılmaz bir cazibe merkezi oldu. Türkiye’ye akın ediyor, inanılmaz paralar kazanıyorlar.Yabancıların yatırımlarına bakıyoruz; borsa, tahvil-bono, mevduat faizi ya da banka veya diğer kuruluşların hisselerini almaya yönelik. Türkiye’de yeni tesis kurmaya, istihdam yaratan yeni yatırımlar yapmaya sıcak bakmıyorlar. Yabancı yatırımcı, parasını ülkemize gönderdiğinde ya da parasını ülkemizden çektiğinde, vergi alınmıyor. Bu, onlar açısından son derece olumludur.
Yabancıların borsa kazançları, tutarı kaç bin YTL hatta kaç milyon YTL olursa olsun yüzde sıfır stopaja tabidir. Aynı zamanda, yabancıların Hazine bonosu ve Devlet tahvili faiz gelirleri ve alım-satım kazançları; yüzde sıfır stopaja tabi yani tutarı ne olursa olsun vergiye tabi değildir. Bütün bunlarla birlikte, dünyada en yüksek reel faiz Türkiye’de uygulanmaktadır. Bu nedenle, yabancı yatırımcılar Türkiye’de döviz bozdurup, YTL cinsinden yatırım yapıyorlar. Düşük kur-yüksek faiz nedeniyle, döviz cinsinden yüzde 20-50 arasında getiri sağlayabilmektedirler.
Döviz kurunun düşmesinin de etkisiyle, son bir yılda borsada elde edilen kazanç, dolar bazında yüzde 63’ü, Euro bazında da yüzde 52’yi, Hazine bonosu ve Devlet tahvili faizinde ise yüzde 50’yi buluyor. Bono faizine gelince, örneğin; 31 Temmuz 2006’da dolar kuru 1.568 iken 1 milyon dolar getiren yabancı, yüzde 22.8 faizi olan Hazine bonosunu aldığında, 31 Temmuz 2007 itibariyle, 1.280 YTL kur üzerinden 1 milyon 504 bin yani dolar bazında yüzde 50 bir getiri sağlıyor. Bu getirinin, vergisinin olmaması da dikkat çekicidir.Vergi ve faiz avantajları nedeniyle; Türkiye’ye gelen sıcak (emanet) para, 100 milyar dolara ulaşmış durumda. Görünen o ki, döviz kuru düşük, faiz oranları da yüksek olduğu sürece, Türkiye, sıcak paranın aktığı ülke olmaya devam edecektir.

Özellikle döviz kuru ve enflasyon arasındaki ilişki ile sıcak paraya ilişkin değerlendirmeler, korkunun etkisi ile tehlikenin küçümsendiği endişesini artırmaktadır. İç talep içinde ithal malların payı arttığı, yerli üretim içinde ithal girdilerin payı yükseldiği sürece döviz kuru ve enflasyon arasındaki ilişki güçlenir; ithal ara girdi ve mal maliyetlerinin fiyatlar genel düzeyi üzerindeki belirleyiciliği artar. Reel kesimin Türk Lirası'nın daha fazla değerlenmesine, mali kesimin ise değer kaybetmesine tahammülünün olmaması ciddi bir açmaz yaratmıştır. IMF ile yeniden anlaşılmasının bu açmazı çözmesi mümkün değildir. Mevcut yaklaşımlar değişmediği sürece döviz kurunun büyük bir kabusa dönüşmesi kaçınılmazdır. Tehlikeyi küçümsemek ve bu yolda gerçekleri çarpıtmak sebebi ne olursa olsun anlamsızdır.

Bilindiği gibi, ekonominin dışa açılması ve liberalizasyonu çerçevesinde önemli adımlardan biri de, Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar ile 1989 yılında atıldı. Finansal serbestleşmeyi sağlayan bu adımla, uluslararası sermayenin Türkiye’ ye giriş ve çıkışına konan her türlü sınırlama kaldırıldı. Kararla, sermaye çıkışlarını önlemeye dönük kambiyo kontrolleri tarih oldu. Bu durum, Türkiye’yi, sonraki yıllarda adeta bir sıcak para cenneti haline getirdi. 1990 sonrası, sıcak paranın ülkemize akın ettiği bir dönem oldu. Beklentileri bozulduğunda ise yüksek getiriyle ülkeyi terk etti. Son dönemde yaşadığımız tüm krizlerden önce, ülkeden önemli ölçüde sıcak para çıkışı yaşandı.




Sıcak paranın gelmesi için, reel faizlerin yüksek, dolar kurunun düşük olması gerekir. Dolar olarak gelen sıcak para; TL’ye dönerek menkul kıymet, faiz gibi yatırım araçlarına yönelir. Ülkeyi terk ettiğinde ise dolara döner. Bu sürede, kurun (fazla) yükselmemiş olması gerekir. Koşulların uygun olmasından dolayı, birkaç yıldır inanılmaz bir sıcak para girişi yaşanmaktadır. Sıcak paranın küresel düzeydeki hızlı hareketi dikkate alındığında, bunun, Türkiye’nin makroekonomik dengelerini pamuk ipliğine bağlı hale getirdiğini söylemek, abartı olmayacaktır.
Günümüzde İMKB’de yabancıların büyük bir ağırlığının olması, piyasaların geleceğiyle ilgili risklerin daha iyi anlaşılmasını sağlayan önemli bir göstergedir. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerinden derlenen bilgilere göre, 2006 yılını portföylerindeki yüzde 50’nin üzerindeki hisseyle piyasa değerinin yüzde 65.26’sını kontrol ederek tamamlayan yabancı yatırımcıların payı bugün yüzde yetmişlere ulaşmıştır. Dikkat edileceği üzere, yüksek miktarlardaki sıcak para, ülkelerin makroekonomik politika araçlarını kısıtlamakta ve makroekonomik politika uygulamalarını güçleştirmektedir.

Son gelişmeler göstermiştir ki, küresel sermaye hareketlerinden en fazla yararlanan ülkelerden biri Türkiye’dir. Ancak, tek ülke Türkiye değildir. Benzer durumda olduğumuz, Arjantin, Brezilya, Şili, Hindistan, Tayland ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri aynı sermaye akımından yararlanmakta ve o ülkelerde de benzer sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Büyüme rakamları, bu ülkelerde de çok yüksektir. Serbest, yatırım olanakları arayan küresel sermaye, eskiye göre daha büyük sayılacak riskleri de alarak dolaşmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de, en küçük seçim konuşmaları, makro parametrelerdeki en küçük bozulmalar, kurların yükselmesi ve piyasalara satış gelmesi için önemli gerekçeler olarak sayılıyordu. Buna karşın son dönemde, Irak ile sorunların büyümesine, AB ile ilişkilerin dondurulmasına, iki seçim konuşuluyor olmasına, artan işsizliğe, büyüyen cari açığa ve daralan iç talebe rağmen, yabancı sermaye gelmeye devam etmektedir.

Türkiye, halen sahip olduğu BB- notu ile yatırım yapılabilir ülke kategorisine dahi girmiyor. Özellikle küresel spekülatif sermaye yön değiştirmedikçe ya da Türkiye’de kamu maliyesi borç ödedikçe, özel sektör firmaları borçlarını döndürebildikleri sürece, bu saadet zincirinin devam edeceği anlaşılıyor. Ancak, şu anda geldiğimiz noktada, ülkemizde bulunan sermaye bir gün, karlarını da alıp gitmek isteyecektir. Gitme aşamasında şu anda konuşulmayan tüm riskler gündeme getirilecek ve Türkiye’nin aslında nasıl da riskli bir ülke olarak algılanması gerektiği konusunda raporlar, yine aynı sermaye gruplarının aracı bankaları tarafından yayınlanacaktır.

IV- SICAK PARA VE HEDGE FONLAR TEHLİKE YARATIYOR MU?

“Korunaklı fon” da denen “hedge fon” ‘ları, zengin yatırımcıların yüz milyarlarca doları bulan paralarını o piyasadan bu piyasaya taşıyarak yüksek karlar elde ediyor. Sıradan şirketler için izin verilmeyen birçok parasal operasyonu yapabilen bu fonlar, ülkeler arasında hızla dolaşan ‘sıcak para’ya hükmediyor. Yüksek kar gördükleri piyasalara girerek işlem yapan, risk gördüğü anda da hızla çekilen bu fonlar, küresel ekonominin baş ağrıları. Hala hafızalardan çıkmayan ve etkileri yıllarca süren 1997-98 Uzakdoğu ve Rusya krizlerinin temelinde, bu “hedge” fonlarının yaptığı operasyonlar yatıyor. Daha öncesinde de Arjantin, “sıcak para” dalgalarından ağır darbeler almıştı.
Yaptığı birtakım işlemler sebebiyle bazı ülkelerin kara listeye aldığı George Soros bu tip fonlardan birinin başında bulunuyor. “Para sihirbazı” olarak da tanınan Soros, geçtiğimiz haziran ayında İstanbul’da verdiği bir konferansta, kendisine yöneltilen “sıcak para” ile ilgili bir soruya cevap verirken dolaylı da olsa tarihi bir itirafta bulunmuştu: “Hükümetler sıcak para hareketlerine kısıtlama getirmek zorundadır. ”
Sıcak para tüccarları, döviz fiyatları yüksek iken geliyor, dövizlerini bozduruyor ve hazine kağıtları alıyor. Döviz biraz düşünce bonoları satıp dövize dönüyorlar. Kur dalgalanıp yükseldiğinde tekrar satışa geçip yine bono piyasasına ya da borsaya yöneliyorlar. Bu işlemi defalarca yapıp kısa zamanda milyonlarına milyonlar ekleyebiliyorlar. İşte bu yüzdendir ki, bazı ülkelerin uygulamak durumunda kaldığı “sıcak para” politikasına “fakirleşme politikası” da deniyor. Çünkü yapılan, maalesef içeriden dışarıya kaynak transferinden başka bir şey değildir.

Türkiye sıcak paranın nelere mal olduğunu 2001 krizini yaşayarak gördü. İzlenen yanlış politikalar, bozulan dengelere ilaveten artan sıcak para stoku, Türkiye’ye çok pahalıya maloldu. 2000 yılında yurtdışından net olarak 9,6 milyar dolar sermaye girişi olurken, şubat kriziyle birlikte ülkeden kaçan yerli ve yabancı sermaye tutarı 13,9 milyar doları buldu. Bu, Türkiye’nin tarihte yaşadığı en büyük sermaye şokuydu.
Hatırlanacağı üzere, 2001 öncesinde uygulanan program ve yüksek seviyelerde seyreden faiz oranları, yabancı fonları Türkiye’ye çekmiş, gelen para menkul kıymetlere, hazine bonolarına ve Türk bankalarına akmıştı. 1999’da ve özellikle de 2000 yılında bankacılık sistemi, ucuzlayan dövizi kısa vadeli olarak yurda getirip borç ödemede sıkışan hazinenin bonolarına ve tüketici kredilerine aktardı. Kısa vadeli bu fonlar, döviz bolluğu yaşattı, TL suni olarak değerlendi, enflasyon dizginlendi. Fakat dış borçlanma ve ithalat tırmandı, dış ticaret ve cari işlemler dengesi Türkiye aleyhine tamamen bozuldu.

Sıcak para, yerli ve yabancı fon yöneticilerinin ellerinde bulunan döviz enstrümanlarını bozdurarak o ülkede ki yerli para cinsinden enstrümanlara geçmeleri anlamını taşımaktadır. Ancak, fon yöneticileri kendilerince risksiz bir vadede, daha karlı veya daha az riskli bir başka ülke bulduklarında, tekrar yerli fon enstrümanlarından döviz enstrümanlarına geçmek suretiyle, bulundukları ülkeyi terk etme, döviz bazında çok büyük karlar elde etme alışkanlığına ve realitesine sahiptir. Sıcak paranın olumsuz etkileri bu noktada başlamaktadır. Reel faizlerin yüksek olduğu ve döviz kurunun düşmeye başladığı anlarda bu sıcak para çıkışı çok daha büyük etkilere neden olmaktadır. Cari açıklarla ve bütçe dengesini kurmada zaten yıllardan beridir sıkıntı içerisinde olan ülkemizde sıcak paranın çıkışında oluşan etkilerden maalesef ciddi oranlarda nasibini almaktadır.

Ülkeler arasında, globalleşmenin de etkisiyle artık, uluslar arası para fonları çok kolayca yer değiştirebilmektedir. Bunu yaparken de dünya da ki tüm faiz oranlarının artış veya düşüşü, döviz kurlarında ki değişiklik olasılıkları, vergi oranlarında ki değişiklikler, enflasyon ve de siyasal istikrarsızlık vb. etkenleri çok iyi izlemektedir.

Cari açıkların artacağını veya dış ödemelerinde zorluklar çekebileceği endişesini düşünen bazı ülkeler için en kolay ve ucuz yol içeride ki faizleri arttırarak (reel) dışarıdan sermaye vb. gibi isimler altında ekonomiye bu fonların girmesini teşvik etmektir. Bu yöntemi en çok uygulayan ve adeta tüm ülkelerin ekonomisinde de hassasiyetler oluşturabilen ülke şu anda ABD’dir. Öyle ki bizde ve bizim gibi siyasal ve ekonomik istikrarı tam yakalayamamış ülkelerde ABD’nin faizleri yarım puan, bir puan arttırması bile çok büyük ekonomik krizlerin yolunu açabilmektedir. Adeta, ABD hapşırınca biz ve bizim gibi ülkelerde grip salgınları oluşmaktadır. Bu faiz artırımlarını gören para fonları hemen bulundukları ülkeden kaçıp yüksek faizin yanında çok büyük siyasi istikrara sahip ABD ve benzeri ülke fonlarına yönelmektedirler. Bu çıkış sırasında terk ettikleri ülkede ise ekonomik depremlere neden olmaktadırlar. Yani girdikleri ülkenin ekonomisine çok olumlu etkiler yapmış görünürken çıktıkları anda o olumlu etkiler yerini çok büyük olumsuz etkilere bırakmaktadır.
“Yurtdışından ülkeye giren vadesiz döviz” olarak tanımlanan “sıcak para” bazen ülkeleri yangın yerine çevirebiliyor. Sıcak paranın giriş ve çıkışını etkileyen unsurlarsa, dünyadaki ve yurtiçindeki faiz oranları ile yatırım yapılacak ülkedeki politikalar ve gelişmeler. Yatırımcının tek düşüncesi, parasının güven altında olması ve getireceği kazanç. Yabancı portföy yatırımcılarının Türk menkul kıymet piyasalarında yaptığı işlemlere sınırlama yok. Gelen para öncelikle hazine kağıtlarını tercih ediyor. Daha sonra da borsa ve diğer enstrümanları.
Sıcak para tüccarları, döviz fiyatları yüksek iken geliyor, dövizlerini bozduruyor ve hazine kağıtları alıyorlar, döviz biraz düşünce bonoları satıp dövize dönüyorlar. Kur dalgalanıp yükseldiğinde tekrar satışa geçip yine bono piyasasına ya da borsaya yöneliyorlar. Bu işlemi defalarca yapıp kısa zamanda milyonlarına milyonlar ekleyebiliyorlar. İşte bu yüzdendir ki, bazı ülkelerin uygulamak durumunda kaldığı “sıcak para” politikasına “fakirleşme politikası” da deniyor. Çünkü yapılan, içeriden dışarıya kaynak transferinden başka bir şey değildir.
Bilindiği üzere; TL göreli olarak değerli tutulduğu müddetçe, Türkiye’ye yüklü miktarlarda sıcak para girişinin olduğu bir gerçektir. Sıcak para uçucudur. Gittiği ülkeye önce refah ve bolluk getirmekte çıkışında ise ülkedeki makroekonomik dengeleri alt-üst edebilmektedir. Bir diğer husus ise günden güne önemi, haliyle de tehdidi artan cari açık konusu. Hepimizin bildiği üzere eğer bir ülkenin ulusal parası değerli durumda ise ithalat artar iken ihracatta bir azalma görülür. Türkiye, TL’nin aşırı değerli durumda olması veya bir başka deyişle döviz kurunun sürekli değer yitirmesi sonucunda ciddi bir açıkla karşı karşıya kalmış durumdadır.

Sıcak para dediğimiz olgu yukarıda da belirtildiği üzere gittiği ülkede döviz arzını çok fazla artırıyor bu ise döviz fiyatının düşmesine, ülkenin ulusal parasının göreli olarak değer kazanmasına, ihracatın baltalanıp ithalatın körüklenmesine yol açıyor. Döviz kuru göreli olarak ucuz olduğu müddetçe ticari bankalar yurt dışından kolayca borçlanabiliyor aldıkları bu borçları ise Türkiye’de kolaylıkla tüketici kredisi adı altında veriyorlar bu ise tüketime, özellikle lüks ve ithal tüketime zemin hazırlıyor. Talebin artması sonucu iç piyasadaki mallara da talep artıyor. Böylece zaten sınırlı olan ve belki de ihraç edilecek ürünler daha ülke sınırlarını geçemeden tüketiliyor.

Özünde yatırım fonları gibi çalışmakla birlikte düzenleme ve risk profili açısından ciddi anlamda farklılık gösteren hedge fonlar yatırımcılara ve fon yöneticilerine sağladığı yüksek getiriler nedeni ile son yıllarda büyük yaygınlık kazanmışlardır. Son yıllarda özellikle türev ürünlerinin kullanımına bağlı olarak giderek yaygınlaşan hedge fonları 2006 yılı itibari 1.3 trilyon dolarlık işlem hacmine ulaşmıştır.

'Hedge' fon terimi, zengin yatırımcıların yüz milyarlarca dolara ulaşan paralarını, yüksek kâr amacıyla piyasadan piyasaya dolaştıran yatırım şirketlerini adlandırmak için kullanılıyor. Bu fonlar yüksek kâr gördüğü yerlere hızla girip, karlar düşünce hızla çıkıyorlar. Pek çok ekonomist, bu fonları küresel ekonomide krize neden olabilen en önemli etmenler arasında gösteriyor. Hedge fonların en ünlü örneğini 'para sihirbazı' denen ünlü yatırımcı George Soros'un şirketleri oluşturuyor.

Özellikle A.B.D. yatırım fonları piyasasında oldukça hızlı bir büyüme gösteren ‘Hedge Funds’ aslında belirli kısıtlamaları en aza indirgenmiş yani mümkün olduğunca esnek bir yatırım stratejisi izleyebilen bir yatırım fonu türüdür. Bu açıdan tam olarak bir tanımını yapmak da mümkün değildir. Hedge Fonları tanımak için onların çok farklı yapı ve yatırım stratejilerine bakmak gerekir. Esnek özellikleri aynı zamanda Hedge Fonlara, daha az denetlenebilme özelliği de sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında ABD’de SEC’nin klasik anlamdaki yatırım fonlarına uyguladığı denetleme ve hatta son dönemde artan detaylı incelemeler, Hedge Fonlara aynı oranda yansımamaktadır. Aslında bu özellik, muhafazakar yatırımcıları bu fon türlerine yatırım yapmaktan engellese de, daha maceracı, zengin ve risk almayı seven yatırımcı grubunu da kendine daha çok çekmektedir.

Hedge Fonların en temel özellikleri, mümkün olan her türlü yatırım stratejisini ve yatırım enstrumanını istedikleri zaman kullanabilmeleridir. Bu açıdan bakıldığında, Hedge Fonlar, yatırım amaçlı olarak fonlara yatırılan büyük tasarrufları istedikleri her şekilde değerlendirebilirler, türev ürünleri kullanabilirler, açığa satış yapabilirler, arbitraj fırsatlarını kullanabilirler, kredili işlemler yapabilirler, zor durumdaki hisselere rahatça yatırım yapabilirler. Genel olarak Hedge fonlar, bir ortaklık yapısında, klasik yatırım fonu yapısında ya da bir özel şirket yapısında kurulabilirler.

Hedge Fonlar, alındıktan sonra hemen satılacak bir yapıda olmayabilirler, bir çok fon belirli bir süre elde tutma zorunluluğu uygulamaktadır ve çoğunlukla bu süre 1 yıl olmaktadır. Genel olarak ‘Hedge’ Fon kurucuları kendi paralarını da aynı fonda değerlendirirler ve fon yöneticileri için, performansın üzerinden belirli bir komisyon verirler. Bu oran klasik fonlara kıyasla daha fazladır ve bunun dışında toplam portföy büyüklüğüne dayanan bir de genel yönetim kesintisi uygulanır. Birçok ‘Hedge’ Fon oldukça uzmanlaşmış durumdadır ve bu yüzden sadece kendi rekabet üstünlükleri olan belirli alanlarda yatırım yaparlar.

Gerek klasik yatırım fonlarının belirli dönemlerdeki yüksek performansı, gerekse de ABD’de faiz oranları ve sabit getirili yatırımların getirilerindeki dalgalanmalar, zaman zaman Hedge Fonlar’ın ününü etkiledi, ancak son birkaç yıldır dünya çapında oldukça artan yatırım ürünleri çeşitleri, artık ‘Hedge’ fonların egzotik olmaktan çok, oldukça tanınan ve dengeli yatırım yapan bir fon türü olduğu imajını güçlendirdi.

Günümüzde yaklaşık 7000 adet Hedge Fon bulunmaktadır ve toplam portföy büyüklüğü 500 Milyar USD civarındadır. Sektörün yılda % 20 oranında büyüme gösterdiği tahmin edilmektedir. Ayrıca en büyük Hedge Fonlar ABD, Avrupa, Hong Kong ve Japonya’da yer almaktadır.




Küresel dalgalanmalarda adı sıkça anılan hedge fonların, Türkiye pazarında da yatırımları var. Ancak ülkede kurulmuş olan ve Türk portföy yönetim şirketleri tarafından yönetilen bu tür bir fon yok. Sermaye Piyasası Kurulu'nun, kısa bir süre önce yayımladığı tebliğ ile 'serbest fonlar' diye anılacak hedge fonların, Türkiye'de de kurulmasının yolu açıldı. SPK'dan izin bekleyen dolayısıyla kurulması muhtemel fon sayısının üç veya dördü bulacağı tahmin ediliyor.

Global kriz giderek artan sayıda ekonominin canını yaktıkça, diğer konularda olduğu gibi kamuoyunu rahatlatmak üzere bir suçlu arayışı başlıyor, dengesizliklerin büyük ölçüde sistemden kaynaklandığı gerçeği göz ardı ediliyor. Bu oyunda sermaye hareketleri, hedge fonlarının faaliyetleri gibi başrolleri denetim altına alarak veya onlara kırmızı kart göstererek sorunun çözülemeyeceği ne yazık ki hesaba katılmıyor. Aslında bu değerlendirmeler serbest piyasa anlayışının yetersizliğini itiraftan öte bir anlam taşımamaktadır.
1970 yılı öncesindeki sabit kambiyo rejimi döneminde böyle bir kavram yoktu. Ancak zorunlu olarak dalgalı kur sistemine geçilmesi ve türev piyasaların gelişmesi sürecinde ortaya çıkan yeni kurumsal yapılardan biri de hedge fonları oldu. Genelde spekülatif ticaret imkânlarındaki gelişme ve artan çekicilik bu sonuçta etkili oldu. Ayrıca piyasaların gelişmesi sürecinde büyük hacimli risk taşıma kapasitesine sahip oyunculara da ihtiyaç vardı ve bu nedenle onların denetim dışı faaliyetlerine göz yumuldu. Zaman içinde geliştiler, hem sayıları, hem de yönetimleri altındaki tasarruf miktarı hızla arttı. Güçlendikçe piyasalardaki fiyatları etkileyebilecek konuma gelerek bir yandan belirsizliğin kaynağı, diğer yandan finansal yatırımcıların rehberi olmaya başladılar.

Etik olarak merkez bankalarının sadece spot piyasalarda işlem yapması, onların ise vadeli piyasalarda çok kısa sürede çok daha büyük riskler alabilecek duruma gelmesi, dengeyi hedge fonları lehine değiştirdi. Örneğin herhangi bir merkez bankasının döviz piyasalarına yaptığı müdahale birkaç milyar doları aşmaz iken, onlar çok daha büyük boyutlu işlem yapma yeteneğine ulaşmışlardı. Bilgi, teknik donanım, stratejik zekâ ve maddi güç gibi kazanmak için gerekli unsurları bir araya getirmişlerdi ve sistematik oynadıkları için kaybetme şansları yok gibiydi. Ulaştıkları büyük güç sayesinde sistemi denetler hale gelmişlerdi. Bazı ülkeler akıntıya karşı yüzmeye çalıştığı anda onları karşılarında buluyor, gereken diyeti ödemek zorunda kalıyorlardı. Akıldışı çözümlerin prim yapma şansı pek kalmamıştı. Genelde kitaba aykırı pozisyon almıyorlardı. Örneğin Japon Yeni'ne karşı yüz milyarlarca dolar almışlardı; zira mali sektörü kurtarmak ve iç talebi canlandırmak isteyen Japonya bol miktarda karşılıksız para basıyordu ve yenin değer kaybetmesi kaçınılmazdı. Bir anlamda sorumluları sistematik, kalıcı çözüm üretmeye zorluyorlardı.
Bugün, dünyanın en çok kazanan 25 hedge fon yöneticisinin toplam gelirleri 14 milyar doları buldu. Bu oran 17 milyar dolarlık Türk yatırım fon piyasasının nerdeyse tamamına eşittir. En çok kazanan üç hedge fon yöneticisinin üçünün de bu yıl 1 milyar doların üzerinde gelir elde ettiği açıklandı. Dünyanın en fazla kazanan CEO'su olarak gösterilen Renaissance Technologies Başkanı James Simons 2006'da 1.7 milyar dolar kazandı. Tek başına dünyanın birçok şirketinin cirosundan daha fazla gelir elde eden Simons' u 1.4 milyar dolarlık yıllık kazançla Citadel CEO'su Kenneth Griffin izledi. Hazırlanan raporlara bakılırsa en çok kazanan 25 hedge fon yöneticisinin geçen yıl kazandığı toplam miktar ise 14 milyar doları geçti. Bu rakam Uruguay ve Ürdün gibi ülkelerin GSYİH' sinden daha fazladır. Ayrıca neredeyse Türkiye'nin 17 milyar dolarlık A ve B tipi yatırım fon piyasasının da toplamına eşittir.

Avrupa Merkez Bankası (ECB), dünyanın ekonomik istikrarının karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden birisinin, yüksek kar için piyasadan piyasaya dolaşan, yüksek kar gördüğü yere hızla girip çıkan 'hedge' fonlar olduğunu açıkladı. ECB, yayımladığı Finansal İstikrar Raporu'nda hızla büyüyen, çoğunlukla toplu olarak hareket eden ve trilyon dolarlık büyüklüğe ulaşan hedge fonların yol açabileceği zararların belirli bir çaresinin bulunmadığını da dile getirdi. ECB Başkan Yardımcısı Lucas Papademos tarafından açıklanan raporda ECB, önemli büyüklükte bir hedge fonun veya birkaç fonun oluşturduğu bir grubun çökmesinin piyasalarda yaratacağı şokun, olası bir kuş gribi salgınının oluşturacağı etkiyle aynı kategoride olduğunu dile getirdi. Uzmanlar ECB'nin hazırladığı raporun hedge fonların giderek artan etkisinden hoşnut olmayan Avrupalı liderlerin de hislerine tercüman olduğunu belirtiyor. Geçen yıl Almanya'da Başbakan Yardımcısı Franz Müntefering'in, hedge fonlar için 'çekirge' benzetmesi yaptığı da hatırlatılıyor. Merkezi Frankfurt'ta bulunan ECB, Finansal İstikrar Raporu'nda ilk kez hedge fonlar için özel bir bölüm ayırdı. Hedge fonların birbirlerinin stratejisini taklit etme eğiliminin giderek arttığını belirten rapor, fonlar arasında bir “sürü psikolojisi'” ‘nin hüküm sürdüğünü dile getirdi.
Raporda, hedge fonların benzer pozisyonlar almasının dünyadaki mali istikrar açısından önemli bir risk oluşturduğu belirtilerek, durumun düzeltme olanağı bulunmasa da yakından izlenmesi gerektiği kaydedildi. ECB Başkan Yardımcısı Papademos, fonların stratejilerinin benzerliğinden dolayı olası bir reaksiyonlarının da daha ciddi sonuçlar doğuracağını vurguladı.
2000 yılında patlayan teknoloji balonunun ardından yatırımların yeni çekim merkezi olan ve 2 trilyon dolarlık aktif büyüklüğünü aşan hedge fonlar, küresel piyasalardaki olumlu havayı tehdit eden unsurlar arasında gösteriliyor. Hedge fonların dev boyutlara erişmesi ve herhangi bir denetim mekanizmasına tabi olmaması, küresel istikrarın bozulmasından endişe duyan kesimlerin sesini yükseltmelerine neden oldu. Son olarak, yatırım bankası Bear Stearns tarafından yönetilen iki büyük hedge fonunun, ABD’deki mortgage krizinin etkisiyle çökme noktasına gelmesi tedirginliğin artmasına yol açtı.
Hedge fonların denetlenip kontrol altına alınması gerektiğini savunanların başında Almanya geliyor. Alman hükümeti, dönem başkanlığı boyunca konuyu sürekli olarak G8 gündemine taşımaya çalıştıysa da, diğer gelişmiş ülkeler bu isteğe arzulanan karşılığı vermedi. Hedge fonların ağırlıklı olarak ABD ve İngiltere merkezli olması, bu ülkelerin konunun üzerine gitmemesinde önemli bir etken. Hedge fonların kontrol altına alınıp sağlıklı biçimde denetlenmesi yolunda ilk adımın dış güçlerden değil, sektör temsilcilerinden gelmesi dikkat çeken bir gelişme oldu. İngiltere Merkez Bankası’nın eski başkan yardımcılarından Sir Andrew Large’ ın öncülük ettiği hedge fon yöneticileri, hızla büyüyen ve yoğun eleştirilere maruz kalan sektör için belli başlı standartları kendi kendine oluşturmak için yola çıktılar. Bu inisiyatif, brokerlar ve yatırımcılardan aldıkları görüşleri altı ay sonra kamuoyuyla paylaşacak. Hedge fon yöneticilerinin inisiyatifi ele alma çabası, Alman hükümeti tarafından memnuniyetle karşılandı.
Küresel sermayenin likiditasyonu konusunda gözlerimizi dünyanın bir başka tarafına ve başka bir konuya çevirdiğimizde şaşırtıcı olarak Japon para birimi Yen’in şu anda belki de dünyanın en değersiz para birimi olduğunu gözlemlemekteyiz. Yen, Euro'ya göre olması gerekenin yüzde 40 daha altında bir değere sahip. Oysa dünyanın en büyük cari işlemler fazlasını veren ve enflasyonu çok düşük olan bu ülkenin parasının oldukça değerli olması gerekirdi. Bu anlamda düşük faiz oranı ile Yen'in değerine açık bir müdahale söz konusudur.. Değer kazanırsa Yen cinsi borçların maliyeti artacaktır.

Teoriye göre “carry-trade” olanağının bu kadar uzun sürmemesi gerekirdi. Bir ülkenin faiz oranının dünya ortalamasının üzerinde olması, yatırımcının, paradaki olası bir değer kaybı yüzünden uğrayabileceği zararı telafi etmeyi amaçlar. Oysa son dönemde görülüyor ki yüksek faizli ülkelerin parası değer kaybetmek şöyle dursun YTL' de olduğu gibi değer kazanıyorlar. Diğer bir neden yatırımcının risk primi talep etmesi olabilir. Ancak risk primi ABD ve Japonya arasındaki faiz farklarını açıklamakta yetersiz kalır. Bu noktada sürecin kendi kendisini besleyen yapısına dikkat çekiliyor. Yen cinsinden borç alınıp ABD dolarına çevrilince dolar değer kazanmış oluyor. Diğer yatırımcılarda bu trendi izleyince “carry-trade” süreklilik kazanıyor. Teoride değer kaybetmesi beklenen yüksek faizli paraların değer kazanmasından kaynaklanan anomali yatırımcının iki kaynaktan gelir elde etmesini sağlıyor. Bir yandan faiz farkından gelir elde ederken diğer yandan da paranın değer kazanmasından gelir elde ediliyor.

ABD ve Japonya faiz oranları arasındaki fark kapanmadığı sürece carry-trade devam edecektir. “Carry-trade” işlemlerinde Yen'in değer kazanmasına da bağlı olarak gözlenen yavaşlama ABD borsalarındaki düşüşün, mortgage kredilerindeki geri ödeyememe probleminin yanı sıra diğer bir nedeni olabilir. Genel eğilim Japonya'da faiz oranı artacağı için carry-trade kazançlarının yavaşlayacağı yönündedir. Ancak ABD ekonomisi emlak piyasasından kaynaklanan bir durgunluğa girerse, FED faizleri düşürmek durumunda kalabilir ki bu da Japonya ile aradaki farkı azaltır. Nitekim, FED bu yönde en son 0.50 ‘lik bir faiz indirimine gitmiştir.

V- SONUÇ: DÜNYA FİNANS DENGESİ DEĞİŞİYOR MU?

Bugün, Çin'in döviz rezervleri 1 triyon doları aştı ve yüzde 70'i ABD devlet tahvilleri şeklinde tutuluyor. Çin bu parayı değerlendirmek için yeni yatırım alanları arıyor. Çin geçtiğimiz sene doların değer kaybı nedeniyle zarar ederken Euro'nun güçlenmesi sayesinde rezervlerinin Euro olarak tutuğu bölümü üzerinden kazanç elde etti. Çin kendi parasının değerini düşük tutabilmek ve ABD'nin cari açığını finanse ederek, bu ülkeye yaptığı ihracatı devam ettirmek için rezervlerinde dolar tutuyor. Bununla birlikte Çin'in rezervlerindeki doların önemli bir kısmını Euro veya gelişmekte olan Asya ekonomilerinin paraları ile değiştirebileceği ve bunun doların değerinde ciddi bir düşüşe neden olabileceği de konuşuluyor. Ancak bu durumda elinde tutmaya devam edeceği dolar cinsi aktiflerin değerinin düşmesini de göze almak zorunda kalacak.

Bu günlerde ekonomi gündemindeki konulardan birisi, finansal piyasaların regüle edilmesi. Vergi cennetlerinin ve offshore uygulamalarının ABD için yıllık 100 milyar dolarlık vergi kaybına neden olduğu söyleniyor.

Dahası küreselleşen ekonomide tamamen serbest hareket edebilen paranın, bu özelliklerinden teröristlerin ve uyuşturucu kaçakçılarının faydalandığı vurgulanıyor. Gizemli finansal türev araçların kullanımındaki büyük miktardaki artış ve hedge fonların yükselişi finansal risklerin nerede olduğunu anlamayı zorlaştırıyor. Çünkü bunlar genelde son dönemde bir patlama yapan offshore finans merkezlerini kullanıyorlar.




Bilindiği üzere, “hedge fonlar” temelde fiyat değişimleri üzerine spekülasyon yaparak, fiyatların yönünü doğru tahmin etmeye ve diğerlerinden önce hareket ederek pozisyon almaya çalışırlar. Büyük bir hedge fon spekülasyon yaparak pozisyon aldığında diğer yatırımcılar davranışlarını buna göre belirleyecekleri için aslında bu bir manipülasyondur.

Bir hedge fon, yerel bir paranın değerinin devalüe edileceği üzerine spekülasyon yaparak ve bu para cinsinden varlıklarını elden çıkararak, bu ülkenin parasına karşı spekülatif bir saldırı yapar. Fon satışlara başlayınca arzı artan bu para değer kaybetmeye başlar, elinde bu para cinsinden aktif tutanlar da fonu izlerler. Ancak onlar gittikçe düşen fiyatlardan satış yapacakları için hedge fonun elde ettiğinden daha düşük bir getiri elde ederler. 1992 Sterlin krizinde Soros'un yaptığı tam da budur.

KAYNAKÇA

İ. Hüseyin YILDIZ, Akşam, 02.07.2007
Kadir DİKBAŞ, “Sıcak Para Tekrar Sahnede”, Aksiyon, Sayı:568, 24.10.2005
Uğur CİVELEK, Radikal, 10.10.1998
Sabah, 26.04.2007
Milliyet, 06.06.2006
Murat ÜZEL,“Piyasalarda Hedge Fon Bilmecesi”,
www.cnbc-e.com-17.10.2007
Kaan ÖĞÜT, www.hakimiyetimilliye.com-03.04.2007

Dovize Endeksli Kredi Makale Krediler

DÖVİZE ENDEKSLİ KREDİLERİN VERGİSEL BOYUTU

Anahtar Kelimeler; döviz kredisi, döviz endeksli kredi, döviz endeksli krediler


I-GİRİŞ:

Dövize endeksli krediler, bir firma lehine tespit edilen kredinin belli bir döviz cinsine endekslenerek, firmalara bu limit dahilinde ödeme tarihindeki banka döviz alış kurları üzerinden Türk Lirası veya Yeni Türk Lirası olarak ödenen kredilerdir. Döviz kurlarındaki artışın, Türk Lirası veya Yeni Türk Lirası faizlerinin altında kalacağını öngören firmalar için uygun bir finansman kaynağıdır. Her türlü ticari faaliyetin finansmanında kullanılabilen dövi- ze endeksli krediler ihracat taahhüdü doğurmadığından firmalar açısından taahhüt açığı ve müeyyide riski doğurmaz. Vadesi üç aya kadar olan spot dövize endeksli kredilerde faiz ödeme si vade sonunda, üç aydan daha uzun vadeli olan kredilerde ise devre sonlarında ve vade sonlarında yapılmaktadır.
II-DÖVİZE ENDEKSLİ KREDİLERDE ANAPARA KUR FARKINDAN KAYNAKLANAN KKDF VE BSMV TUTARI:
Dövize endeksli kredilerde, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası talimatları gereği kredinin erken kapanması, krediye ara ödeme yapılması veya taksit ödemesi durumun- da ödeme yapılan tarihteki kurun kredinin daha önceki taksit tarihlerindeki ve kredinin kullan dırım tarihindeki kurdan yüksek olması durumunda kalan anapara toplamı üzerinden KKDF*, ödeme yapılan tarihteki kurun kredinin kullandırım kurundan yüksek olması durumunda da ödenen taksit içindeki anapara kur farkı üzerinden BSMV* tahsil edilmekte ve ilgili kurumla- ra aktarılmaktadır. KKDF muafiyeti olan konut kredileri hariç tüm dövize endeksli bireysel kredilerde kur farkından kaynaklanan KKDF ve BSMV tahsil edilmektedir. Taksit tutarı için- de bulunan KKDF ve BSMV, dövize endeksli olsun olmasın tüm bireysel kredilerde, kredi faiz tutarı üzerinden hesaplanmaktadır.Anapara kur farkından kaynaklanan KKDF ve BSMV tutarları ise sadece dövize endeksli bireysel kredilerde, kurun yükselmesi durumuna istinaden anapara üzerinden hesaplanmakta ve taksit üzerine eklenerek tahsil edilmektedir. Kredinin erken kapatılma, krediye ara ödeme yapılma veya taksit ödenme tarihin- deki kurun daha önceki taksit tarihlerinden ve kredinin kullandırım kurundan yüksek olması durumunda, taksit ödeme tarihindeki kur ile daha önce tahsil edilen taksit tarihlerinde veya kredi kulandırım tarihindeki kurların en yükseği arasındaki farkın, bir önceki taksit ödendik- ten sonra kalan anapara ile çarpımı KKDF matrahı olup, bu tutarın %10’u KKDF olarak;tak- sit ödeme tarihindeki kurun kullandırım tarihindeki kurdan yüksek olması durumunda, ödenen taksit içindeki anaparanın taksit ödeme tarihindeki kur ile kullandırım tarihindeki kur farkıyla çarpımı BSMV matrahı olup, bu tutarın %5’i BSMV olarak tahsil edilmektedir.KKDF’ye tabi olmayan krediler (konut kredisi gibi) kur farkından kaynaklanan KKDF’ye de tabi değildir.Bu krediler için kurun yükselmesi durumunda BSMV oluşacak ve taksitle birlikte yalnız BSMV tahsilatı gerçekleştirilecektir.
*Ercan ALPTÜRK-Gelirler Başkontrolörü
*KKDF:Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu,BSMV:Banka-Sigorta Muameleleri Vergisi
-1-
Dövize endeksli konut kredisi, kredi kullandırım tarihinde mevzuat çerçevesinde KKDF’den muaf olarak kullandırılmışsa, kur farkından kaynaklanan KKDF’ye de tabi olmaz. Ancak taksit ödeme tarihindeki döviz kurunun, kredinin kullandırım tarihindeki kurdan yük- sek olması durumunda kur farkından kaynaklanan BSMV tutarı, taksit tutarına eklenerek müş teriden tahsil edilir.Erken kapama, ara ödeme veya taksit ödeme tarihindeki döviz kurunun, ödenen taksitten önceki taksit tarihlerindeki ve kredinin kullandırım kurundan düşük veya eşit olması durumunda anapara kur farkından kaynaklanan KKDF ödenmez.Taksit ödeme tarihindeki kurun, kredinin kullandırım kurundan düşük ya da eşit olması durumunda taksit tutarı içindeki anapara üzerinden hesaplanan anapara kur farkından kaynaklanan BSMV ödenmez. Erken kapama yani kredinin kalan tutarının vadesinden önce ödenerek kredinin kapatılması durumunda, ödeme tarihindeki kurun daha önceki taksit ödeme tarihleri ve kredi kullandırım tarihindeki kurdan yüksek olması durumunda ve ara ödeme yani kredinin 1 taksit tutarından daha fazla miktarının kredi bakiyesine mahsuben ödenmesi durumunda, ödeme tarihindeki kurun daha önceki taksit ödeme tarihleri ve kredi kullandırım tarihindeki kurdan yüksek olması durumunda KKDF tahsil edilir.Erken kapama ve ara ödeme tarihindeki kurun, kredi kullandırım tarihindeki kurdan yüksek olması durumunda, anapara kur farkından kaynak lanan BSMV tahsil edilir.Anapara kur farkından kaynaklanan tutarlar üzerinden %10 KKDF ve %5 BSMV (taksit içindeki anapara üzerinden) tahsil edilmektedir.
Anapara kur farkından kaynaklanan KKDF ve BSMV tutarları kredinin erken ka- pandığı, ara ödeme yapıldığı ya da taksitinin ödendiği gün krediye ilişkin ödeme miktarının üzerine eklenerek ödenir Dövize endeksli kredilerde anapara üzerinden doğan kur farkları,6802 Sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 28. ve devamı maddeleri ile Bakanlar Kurulu’nun 88/12944 ka- rar sayılı (1) ve 95/7267 karar sayılı (2) kararnameleri gereği, Banka Sigorta Muamele Vergisi ile Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu’na tabidir.
Anapara kur farkından kaynaklanan KKDF ve BSMV tutarlarının ödenmemesi kredi taksitinin ödenmemesi ile aynı sonucu doğurmaktadır. Yani anapara kur farkından kay- naklanan KKDF ve BSMV’nin ödenmemesi durumunda taksit de tahsil edilmemiş olacak ve kredi, imzalanan kredi sözleşmesi gereği işlem görecektir.

___________________________________________________________________________
(1).07.06.1988 tarihli 19835 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
(2).15.09.1995 tarihli 22405 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
-2-


III-YURT DIŞINDAN TEMİN EDİLEN KREDİLER İLE İLGİLİ VERGİSEL ÖZELLİKLER:
163 No’lu VUK Genel Tebliği’nde (3);“Döviz kredisi kullanılarak yurt dışından sabit kıymet ithal edilmesi sırasında veya bu kıymetlere ilişkin borç taksitlerinin değerlemesi dolayısıyla ortaya çıkan kur farklarından, sabit kıymetin iktisap edildiği dönem sonuna kadar olanların, kıymetin maliyetine eklenmesinin zorunlu olduğu, aynı kıymetle ilgili söz konusu dönemden sonra ortaya çıkan kur farklarının ise ait oldukları yıllarda doğrudan gider yazılması yada maliyete eklenmek sureti ile amortisman yolu ile itfası mümkün bulunmaktadır.”şeklinde açıklamalar yapılmıştır.

Ayrıca,163 No’lu VUK Genel Tebliği’nde; yatırımların finansmanında kullanılan kredilerle ilgili faizlerden kuruluş dönemine ait olanların sabit kıymetlerle birlikte amortisman yolu ile itfa edilmek üzere yatırım maliyetine eklenmesi, işletme dönemine ait olanların ise doğrudan gider yazılması ya da maliyete intikal ettirilerek amortisman yolu ile itfasının mümkün olduğu da açıklanmıştır. Yatırım indirimi uygulaması ile ilgili 187 nolu GVK Genel Tebliği’nin IV-b bölümünde de; “Yatırım indirimi konusuna giren aktif değerlerin finansmanında kullanılan krediler nedeni ile doğan kur farkları ve faizler, yatırıma konu iktisadi kıymetlerin maliyet unsuru olduğundan, yatırım indirimi kapsamına girmektedir. Buna göre yatırım konusu iktisadi kıymetlerin aktife alındığı dönemin sonuna kadar ortaya çıkan ve maliyete intikal ettirilen kur farklarına ve faizlere yatırım indirimi uygulanır.Ancak yatırım konusu iktisadi kıymetlerin aktifleştirilerek üzerinden amortisman ayrılabilir hale geldiği dönemi izleyen dönemin başından itibaren, bunlarla ilgili ortaya çıkan kur farkları ve faizlere yatırım indirimi uygulanması mümkün değildir.” şeklinde açıklamalar yapılmıştır.

238 No’lu VUK Genel Tebliği’nde (4) konu ile ilgili yapılan açıklama şu şekildedir:“ .... emtianın satın alınıp işletme stoklarına girdiği tarihe kadar oluşan kur farklarının maliyete intikal ettirilmesi zorunludur. Stokta kalan emtia ile ilgili sonradan ortaya çıkacak kur farklarının ise, ilgili bulundukları yıllarda gider yazılması veya maliyete intikal ettirilmesi mümkün bulunmaktadır.İşletmelerin finansman temini maksadı ile bankalardan veya benzeri kredi müesseselerinden aldıkları krediler için ödedikleri faiz ve komisyon giderlerinden dönem sonu stoklarına pay vermeleri zorunlu bulunmamaktadır. Buna göre mükellefler söz konusu ödemelerini doğrudan gider olarak kaydedebilecekleri gibi, diledikleri takdirde stokta bulunan emtiaya isabet eden kısmını maliyete dahil edebileceklerdir.”

___________________________________________________________________________
(3).27.01.1985 tarih ve 18648 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
(4). 02.03.1995 tarih ve 22218 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
-3-





IV-YABANCI KREDİ KURULUŞLARINDAN ALINAN KREDİLERDE
DAMGA VERGİSİ VAR MI?
488 Sayılı Damga Vergisi Kanunu’na göre;Kanuna ekli 1 sayılı tablodaki kağıtlar damga vergisine tabidir. Bu kağıtları imza edenler damga vergisi mükellefidir.Ayrıca Yabancı memleketlerde Türkiye deki yabancı elçilik ve konsolosluklarda düzenlenen kağıtlar , Türkiye deki resmi dairelere ibraz edildiği , üzerinde devir veya ciro işlemleri yürütüldüğü veya herhangi bir suretle hükümlerinden faydalanıldığı taktirde vergiye tabi tutulur. Kanuna ekli 1 sayılı tabloda çeşitli işlemlere ilişkin damga vergisi oranları gösterilmiştir. Damga vergisi nispi ve maktu olmaküzere iki şekilde alınmaktadır.Nispi vergide kağıtların nevi ve mahiyeti ile üzerinde yazılı para maktu vergide ise kağıtların mahiyeti esas alınır.Damga vergisi ödeme şekilleri , vergiye konu işlemin mahiyetine göre farklılık göstermektedir.Öde- me işleme konu kağıtlara pul yapıştırılması , kanunda saklı hallerde basılı damga konulması veya makbuz verilmesi yada istihkaktan kesinti yapılması suretiyle ödenir
Damga vergisi kanununa eklenen mükerrer 30. madde ile yabancı ülkelerin kredi kuruluşlarından ve diğer her türlü dış kaynaklardan direkt veya Türkiye’de faaliyet gös- teren kuruluşları vasıtasıyla alınacak kredilerde ve bu kredilerin geri ödenmesinde düzenlene- cek kağıtlarda damga vergisi nispetini “ 0 “ a kadar indirmeye , indirilen nispeti kanuni seviye sine kadar çıkartmaya ve bu nispetler dahilinde kredi türleri itibariyle farklı nispetler tespit etmeye ve bu konu ile ilgili usul ve esasları belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkili kılınmıştır. 87/12067 Numaralı Kararname ile de söz konusu kredilerin sadece alınması esnasında ilk defa düzenlenen kağıtlar ile bu kredilerin geri ödenmesinden dolayı düzenlenecek evrakların da damga vergisi nispetinin ‘ 0 ‘ olduğu yürürlüğe girmiştir.
V-SONUÇ:
Dövize endeksli krediler,limiti belli bir döviz cinsine bağlı tutulan, bu limitle sınırlı olarak ikraz tarihinde geçerli döviz alış kurları üzerinden TL olarak ödenen,geri
ödemeleri ve faizleri endekslenen döviz cinsi ve tutara göre hesaplanarak TL olarak tahsil edilen kredilerdir.Mevcut yasal düzenlemeler kapsamında,döviz kredileri sadece ihracat ve
döviz kazandırıcı işlemlerin finansmanında kullanılabilmesine karşın,dövize endeksli krediler
her türlü ticari faaliyetin finansmanında kullanılabilmektedir.

Bilindiği üzere,yurt dışından alınan kredilere ilişkin faiz,kur farkı ve diğer
finansman masrafları KDV Kanunu’nun 16/1-a ve 17/4-e maddeleri uyarınca katma değer
vergisine tabi bulunmamaktadır.Bu husus 46 Seri No’lu KDV Genel Tebliği’nin (5) A.bölü- münde de açıklanmış olup,dolayısıyla krediyi kullanan holdingin finansman masraflarını krediyi kullandırdığı şirkete aktarımı da katma değer vergisine tabi bulunmamaktadır.Türkiye ’de bulunan bir firmanın yurt dışında mukim bir banka veya finans kurumundan kredi temin etmiş olması halinde söz konusu banka veya finans kuruluşuna yapılacak geri ödemelerde faiz kısmı üzerinden vergisel yükümlülükler gündeme gelmektedir.

Mevzuat açısından olaya baktığımızda öncelikle şunu görmekteyiz ki yurt dışındaki bankalar veya finans kuruluşlarının statüsü dar mükellef konumundadır ve dar mükellef kurumların Türkiye’de elde etmiş oldukları menkul sermaye iratları Kurumlar
(5). 17.03.1995 tarih ve 22230 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
-4-

Vergisi Kanunu’nun 24.maddesi gereğince stopaja tabi bulunmaktadır.Hatırlanacağı üzere,söz
konusu kanun hükmünde dar mükellefiyete tabi kurumların ticari,zirai ve diğer kazanç ve
iratları dışında kalan kazanç ve iratları ile telif,imtiyaz,işletme,ticari unvan,alameti farika ve benzeri gayri maddi hakların satışı,devir ve temliki mukabilinde alınan bedellerin % 25 nispetinde kurumlar vergisine tabi olduğu açıktır.Fakat,93/5147 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yabancı devletler,uluslararası kurumlar veya yabancı banka ve kurumlardan alınan her tür- lü krediler için ödenecek faizler için stopaj nispeti % 0 olarak tespit edilmiştir.Dolayısıyla,
yurt dışından alınan krediler için stopaj yükümlülüğü bulunmamaktadır.

anahtar kelimeler; dövize endeksli kredi, dövize endeksli krediler

Mortgage Sistemi Hakkinda Bilgi Yasasi

KONUT EDİNİMİNDE ALTERNATİF FİNANSMAN YÖNTEMİ: MORTGAGE

Anahtar kelimeler; mortgage nedir, mortgage hakkında bilgi
I-GİRİŞ:
Türkiye, dünyanın en kalabalık 20 ülkesinden biridir ve nüfus artış hızı dünya nüfus artış hızı ortalamasının üstündedir. Ülkemizin 2000-2025 yılları arasında toplam nüfus artış hızının % 22 olacağı, konut sahipliği ihtiyacının odak noktası olan 20-59 yaş aralığındaki artış tahminin ise % 40 olacağı tahmin edilmektedir.

Türkiye ekonomisinde yaşanan gelişmeler, gayrimenkul sektörünü doğrudan etkilemiştir. Düşen enflasyon oranı, faizlerde de düşüş yaşanmasına yol açmış bunun sonucunda düşen faizler karşısında yüksek faiz beklentisi ortadan kalkmıştır. Yatırımcılar için dövizin tercih nedeni olmaktan çıkmasıyla birlikte, gayrimenkul rant beklentisi yaygınlaşmış, bankalardaki mevduata garanti sınırlamasının getirilmesiyle de gayrimenkule dönüş hızlanmıştır. Konut alımlarındaki artışın önemli tetikleyiciliğini ise artan güven ortamının yanı sıra düşen enflasyon ve kredi faizleri yapmıştır. Türk konut piyasası, bugüne kadar hem konut üretimi hem de finansman piyasası tarafından yeterli bir kurumsal altyapıya kavuşamamıştır. Mortgage sistemi ile birlikte ilk önce bu altyapıyı kurmak hedeflenmiştir.

Konut ve ticari taşınmaz finansmanında asıl olan uzun vadeli yatırımdır. Oysa, Türkiye'de geçmişte yaşanan enflasyonist ortamda uzun vadeli yatırım imkanı son derece kısıtlı olmuştur.Türkiye'de mevcut ipotek kredisi ile konut finansman sisteminde, süreklilik arz eden kredi tipleri yerleşememiştir. Çok uzun yıllar ipotek bankacılığı tekelini yürüten Emlak Bankası düzenli, kendi kendini besleyen bir sisteme dayanmaksızın faaliyet görmeye çalışmış, SSK, Bağ-Kur, Oyak gibi sosyal güvenlik kurumlarının güçleri sınırlı kalmıştır. Kamu Konut Fonu sonra Toplu Konut Fonu dayandıkları sistemin zafiyeti yüzde nedeniyle arzu edilen etkinlik seviyesine ulaşamamışlardır. Tercih edilecek finansman sisteminde ihtiyacı duyulan ve mevcutların da beklenilen etkinlik düzeyine ulaşamadığı yeddiemin, garantör, derecelendirme, ipotek bankaları gibi kurumların etkinliklerinin artması teşvik edilmelidir.

Türk bankacılık sektörünün yapısal sorunları arasında istikrarsız ekonomik ortam, özkaynak yetersizlikleri, küçük ölçekli bankacılık yapısı, kamu bankalarının belirli bir döneme kadar hakimiyeti, aktiflerin zayıf olması ve yetersiz iç denetimin varlığı baş rolde bulunmuştur. Dolayısıyla, sektör asli işlevlerini yerine getirmekte zorlanmış, krizlere, piyasa ve kredi risklerine aşırı duyarlı hale gelmiştir. Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri sonucunda; faiz oranları yükselmiş, Türk Lirası değer kaybetmiş ve reel ekonomi adeta tıkanmıştır. Sonuçta; sektörde vade uyumsuzluğundan kaynaklanan fonlama zararları oluşmuş, menkul kıymet portföyleri değer yitirmiş açık pozisyon kambiyo zararları bankaların mali yapısını tahrip etmiştir. Son tahlilde, acı sonuç ise özkaynakların erimesidir. Yeniden Yapılandırma Programı ile sektöre mali aracılık fonksiyonuna odaklanmış, iç ve dış şoklara dayanıklı ve uluslararası ölçekte rekabet edebilir bir bankacılık sektörüne geçişi sağlamak amacını yürütme misyonu sağlanmıştır. Bankacılık sektörünün mali ve operasyonel olarak yeniden yapılandırılmasıyla; kamu bankalarının yeniden yapılandırılması, mali bünyesi zayıflayan bankaların TMSF’ye alınarak çözümlenmesi, özel bankalarının güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Gözetim ve denetim çerçevesini güçlendirici ve sektörde etkinliği artırıcı düzenlemelerin hayata geçirilmesi de tüm bu hedeflerle birlikte yürütülmesi gereken bir etkinlik olarak kabul edilebilir.

*Ercan ALPTÜRK- Gelirler Başkontrolörü
2005 yılında konut kredisi kullanan kişi sayısı 250 bine çıkmış, konut kredi portföyü ise 12 milyar YTL’yi aşmıştır. Krediyle ev sahibi olanların yüzde 60’ını İstanbul’da yaşayan tüketiciler oluşturmuştur. 2005 yılının tamamında İstanbul’da yaklaşık 800 bin kiracıdan 75 bin kişi konut kredisi ile ev sahibi olmuşsa da bankaların verilerine bakıldığında konut kredisi kullananların büyük bölümünün üst gelir grubundaki tüketiciler olduğu anlaşılmaktadır.

Son dönemde konut kredilerinin hızlı bir artış eğilimi içinde olduğunu, ancak AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında bu kredilerin GSMH'ye oranının çok düşük bir düzeydedir. Türkiye'de son dönemde kredi stoğu büyümüş ve çeşitlenmiştir. Kredi stokunun GSMH'ye oranı yüzde 18'den yüzde 28'e yükselmiş, bu artışta tüketici kredileri ve konut kredilerinin önemli bir rolü olmuştur. 2006 yılında konut sektörü değerlendirildiğinde; vatandaşların bankalara ve konut üreticilerine, yatırımcı kamu kuruluşlarının ise müteahhitlere borçlandığı gözlemlenmektedir. 2006 yılının ilk çeyreğinde görülen büyümenin ekseriyetle 2004 ve 2005 yıllarından gelen projelerden kaynaklandığı dikkate alındığında aslında belirgin ölçüde hissedilen bir yavaşlamanın başlandığı söylenebilir. 2006 yılı Mayıs ve Haziran aylarında finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmalar ise konut talebinde önemli düzeyde duraklamaya sebebiyet vermiştir.

Konut sektörünün sağlıklı yapılanmasında bankacılık sektörü önemli ölçüde etkide bulunacaktır. Her şeyden önce, konut sektörü mortgage sistemi ile tanıştıktan sonra ipoteğe dayalı menkul kıymetleştirme mekanizması ile karşılaşacağından uluslararası sermaye piyasalarından sağlanacak kaynakların yaratılması önem arz etmektedir. Bununla bağlantılı olarak, konut edinmek isteyenlere sunulacak kredilerin standardizasyonuna yönelik çalışmaların hızlandırılması bir gereklilik haline gelecektir. Bu noktada bankacılık sistem altyapısının mortgage sistemini yatırımcılar için sorgulanabilir ve takip edilebilir şeffaflığa kavuşturması gündeme gelmektedir.

Bankacılık sisteminin mortgage ile birlikte refinansman olanaklarını arttırması ve yeni konut alımlarına yönelik olarak aracılık faaliyetlerini genişletmeleri beklenmektedir. Bankacılık sektörü, yakın zamanda finansman yönünden destek vererek aynı zamanda konut piyasasında arz talep dengesizliğini giderecek çözüm yollarını bulacaktır.

II- MORTGAGE NEDİR?

Gage” (Alman Hukuku) sözcüğü verilen bir sözün karşılığında bırakılan teminat veya depozit (ABD’deki pawn shops örneği gibi) “mort” (Fransızca) sözcüğü de “ölü”veya “taşınmaz” anlamındadır.

Kısacası, mortgage bir taşınmazın alınan borç karşılığı depozit, ipotek veya rehin olarak verilmesidir. İşlevi ise, finansman ihtiyacı olan konut alıcıları ile ellerindeki fonları uzun vadeli değerlendirmek isteyen fon sahiplerini bir araya getirmektir. Bugüne kadar, “Mortgage” sisteminin Türkiye’de uygulanamamış olmasının çeşitli nedenleri mevcuttur. Bunların başında ise üç ana neden sayılabilir.

Birincisi, birkaç yıl öncesine kadar Hazine kağıtlarındaki faiz oranlarının yüksek olması ve bütçe açığı yüzünden bankaların gayrimenkul alımı ya yatırımı yerine hükümetlere borç para vermeyi tercih etmeleridir. İkinci ana neden, kamu bankalarının hükümet politikaları doğrultusunda para yardımı yapmaları, üçüncü neden ise özel sektör bankaları ile endüstriyel holdinglerin kendi gruplarına yönelik faaliyetleri finanse etmek yönünde karar almaları sonucunda ipotek işlerine soğuk bakmalarından kaynaklanan sermaye boşluğudur.

Mortgage sisteminin Türkiye’de başarılı olabilmesi için, enflasyonun yüzde 10’ların altında hatta ideal olarak yüzde 2-3 civarında seyretmesi gerekmektedir. Çünkü, yabancı para üzerinden yapılacak uygulamaların ancak kısıtlı bir kesime ulaşacağı bellidir. Bu noktada ipoteğe dayalı finansman modellerinin vergi avantajı yaratması ve yatırım unsuru olarak teşvik edilmesi beklenmektedir. Herkesin vergisini düzenli olarak ödediği ve enflasyon nedeniyle paranın erimediği bir ekonomik yapının yaşatılması ve sürdürülmesi de bu sistemin başarıya ulaşmasında gerekli altyapıyı sağlayacak itici güçleri temsil etmektedir.

Mortgage sisteminin başarıyla yürütülebilmesi için;
a- Makro ekonomik koşulların belirli bir istikrar çizgisine sahip olması,
b- İpoteklerin hızlı bir şekilde tesis edilebilmesi,
c- Tapu kayıtlarının güvenilir ve erişilebilir olması,
d- Borç ödemelerinde sıkıntıya düşülmesi halinde takip sürecinin iyi işlemesi,
e- Gayrimenkullerin değerlerinin tespit edilmesinde standartların oluşturulması,
f- Alacakların menkul kıymetleştirilmesini sağlayacak sermaye piyasası kurumlarının ve araçlarının oluşturulması,
g- Kredi talep edenlere kaynak sağlanması,
h- Vergisel teşviklerin sisteme dahil edilmesi
gerekmektedir.

III- MORTGAGE KREDİSİNİN ÖZELLİKLERİ:

Mortgage sisteminde vade ve faizler piyasada belirlenmektedir. Sabit faiz ve değişken faizli kredi imkanları sunulmaktadır. Tüm dünya uygulamalarında bu sistemden imarlı binaların yararlanması hedeflenmiştir. Sisteme ancak belirli bir miktarda peşin para ile girilmesi gerekmektedir.

Bu sistem sayesinde, sadece konut finansmanına yönelik olmak kaydıyla, sabit faizle borçlandırma zorunluluğu kalkacak ve değişken faizle borç verilmesi sonucunda, bankaların risk yönetiminin yanısıra vatandaşın geri ödemeleri de vadelerin uzaması nedeniyle kolaylaşacaktır. Faiz oranının sabit belirlenmesi halinde, sözleşmede başlangıçta belirlenen oran her iki tarafın rızası dışında değiştirilemeyecektir.

Konut kredileri mortgage denen finansal araçlar aynı hazine bonolarında olduğu gibi ikincil piyasalarda el değiştirebilen menkul kıymetlerdir. Bir banka çeşitli kaynaklardan elde ettiği (mevduat, sendikasyon kredileri v.b) tasarrufları ve uygun fiyatla elde ettiği kredileri konut sahibi olmak isteyenlere kredi olarak vermekte, bu krediye ait pazarlama, gayrimenkul değerleme (ekspertiz) , ipotek tesisi, sigorta ve ödeme gibi hizmetler bankaca müşteriye sunulmakta, tüm bu müşterilere verilen konut kredilerinin teminatını teşkil etmek üzere aldığı ipotekleri menkulleştirerek Merkezi İpotek Kuruluşu gibi kuruluşlara üzerine bir miktar kar marjı ile satmaktadır.

Evrensel boyutta değerlendirildiğinde, mortgage uygulandığı tüm ülkelerde büyük bir pazar meydana getirmiştir. Sistem bankacılık açısından pek çok olanaklar sunmakla beraber, dünya çapında verilen bireysel kredilerin üçte birinin mortgage kredilerinden oluştuğu bir gerçektir. Türkiye açısından olaya bakıldığında; mevcut konut kredilerinin Gayrisafi Milli Hasıla’ya oranının yüzde 4 civarında seyrettiği ve bu oranın diğer ülkelerle karşılaştırıldığında oldukça düşük olduğu sonucuna varılabilir. Türkiye açısından temel sorun arzın yetersizliği noktasındaki yoğunlaşmadır. Gelecek 5 yıl içerisinde konut kredilerinin GSMH’ye oranının yüzde 20’lere çıkması ümit edilmektedir. Sistemin işlemesiyle birlikte, rekabetin artacağı piyasada yeni ürünlerin de gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Bu durumda, konut talebinde bulunanların geniş bir seçenekle karşılaşması mümkün olacaktır. Fakat, kaliteli ve kredilendirmeye uygun konutlar üretilmediği takdirde sistemin sağlıklı olarak gerçekleşmeyecektir.

IV- 5582 SAYILI MORTGAGE YASASI İLE GÜNDEME GELEN YENİ FONLAR VE KURUMLAR:

06.03.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Mortgage Yasası ile gündeme yeni fonlar ve kurumlar gelmiştir. Söz konusu yeni organizasyonlar aşağıda ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Konut Finansman Fonu, konut alımı, konutların yenilenmesi ve geliştirilmesi amacıyla kredi kullanımı, finansal kiralama ve benzeri finansal işlemlerden kaynaklanan alacakların menkul kıymetleştirilmesi amacıyla çıkarılan katılma belgeleri karşılığında toplanan paralarla , belge sahipleri hesabına inançlı mülkiyet esaslarına göre oluşturulan mal varlığıdır.

Konut Finansman Fonu, borçlanma yoluyla kredi temini ve bu kredilerin birincil kredi verenlere aktarılmasını sağlayacaktır. Ayrıca, birincil kredi verenlerden ilgili alacakların devralınması ve bu alacakların portföyde tutulması veya saklanması, ipotek teminatlı alacaklara dayalı bonolar (VDMK) aracılığıyla menkul kıymetleştirilmesi ya da ipoteğe dayalı menkul kıymetler (ipotek fonları) aracılığıyla menkul kıymetleştirilmesi işlevine de sahip bulunmaktadır. Tüm bu işlevlerin yanı sıra Konut Finansman Fonu garanti sağlama özelliğine de haizdir.

Yasa ile, bankalar “ Konut Finansmanı Kuruluşu” tanımına girmiştir. Bankalar, fon temin edebilecekleri yeni olanaklara sahip olmuştur. Bu yeni olanaklar, konuta dayalı olarak fon ve tahvil ihraç etme ve ipotek finansmanı kuruluşu kurabilme şeklinde gerçekleşecektir. Konut Finansmanı Fonu, tüketiciler ve Konut Finansmanı Kuruluşları’ndan gelen fon akımlarını toplamakta, yatırımcılara aktarmaktadır. Bir şekilde köprü rolünü üstlenen Konut Finansman Fonu’nun, yatırımcılar ile ilişkisi sadece fon aktarımından ibaret olmayıp aynı zamanda menkul kıymet akımını da içermektedir. Aktifinde konut kredisi alacakları olan Konut Finansman Fonu’nun ihraç edeceği menkul kıymetleri satın alan yatırımcılar kredilerin nakit akımlarına da ortak olmaktadırlar. Dünya üzerinde gerçekleştirilen mortgage uygulamalarında, kredilerden kaynaklanan alacakların ayrı bir mal varlığı olan Konut Finansman Fonu’na temliki ve banka bilançosundan çıkarılması bir mekanizma olarak kullanılmaktadır.

Konut Finansmanı Fonu’nun aktifinde konut kredisi alacakları, pasifinde ise menkul kıymetler yer almaktadır. Pasifte bulunan menkul kıymetler kapsamında garantörler ve yatırımcılar bulunurken, aktifte yer alan konut kredisi alacaklarına ilişkin olarak kurumsal düzeyde bir Kayıt Kuruluşu bulunmaktadır. Garantörler, menkul kıymetlerin ana para ve faiz ödemelerinin taşımakta olduğu risklere karşı kurucu veya üçüncü kuruluşlardan garanti sağlamaktadırlar. Pasifte bulunan menkul kıymetler, farklı sınıflarda olmakta ve farklı hakları içermektedir. Farklı sınıflarda yer alan menkul kıymetler, farklı kredi derecelerine sahiptirler.

5582 sayılı Yasa ile gündeme gelen yeniliklerden birisi de Varlık Finansman Fonu’dur. Varlık Finansman Fonu, ihraç ettiği sermaye piyasası araçları karşılığında toplanan paralarla, sermaye piyasası araçları sahipleri hesabına oluşturulan mal varlığı olarak tanımlanmaktadır. Varlık finansmanı fonu portföylerine alınabilecek varlıklar SPK tarafından belirlenecektir. Fon; ihraç edilen varlığa dayalı menkul kıymetler karşılığında toplanan paralarla, varlığa dayalı menkul kıymet sahipleri hesabına inançlı mülkiyet esaslarına göre oluşturulan mal varlığı olarak tarif edilmiştir.

Yatırımcı Koruma Fonu ise, konut finansmanı ve ipotek teminatlı menkul kıymetlerin tedrici tasfiye işlemlerini yürütecektir.

İpotek Finans Kuruluşu, Sermaye Piyasası Kanunu’nda yer alan ve konut finansmanının temel fonksiyonlarını yürütecek bir anonim şirket olarak öngörülmüştür. Bankalar ve finansal kuruluşlar, almış oldukları ipotekleri İpotek Finansman Kuruluşu’na devredeceklerdir. İpotek Finans Kuruluşu’nun yüzde 49’u devlete, yüzde 51’i özel sektöre ait olacaktır.

İpotek finans kuruluşları, konut finansmanından doğan alacakların devralınması, devredilmesiyle, münhasıran bu işlerle ve bu şekildeki alacakların, alacaklardan oluşan varlıkların yönetilmesiyle ilgili olarak faaliyette bulunmak üzere kurulacaktır. Bunların ödenmiş sermayeleri kalkınma ve yatırım bankaları düzeyinde olacaktır. Aynı şekilde, kurucularının sahip olacakları nitelikler, yönetim kurulu üyeleri Bankacılık Kanunu'na tabi olacaktır. Bu ipotek finans kuruluşları, konut finansman sisteminin işleyişinde tüketiciyle uzun vadeli fon temin eden yatırımcılar halkası arasında önemli bir yer tutmaktadır.

V- 5582 SAYILI YASA İLE VERGİ KANUNLARINDA DEĞİŞİKLİKLER:

5582 sayılı Yasa ile Gelir Vergisi Kanunu’nda yapılan değişikliklerle; Konut finansmanı fonlarını temsilen ihraç edilen ipoteğe dayalı menkul kıymetlere ve varlık finansmanı fonlarını temsilen ihraç edilen varlığa dayalı menkul kıymetlere ödenen faiz, kar payı veya benzeri gelirler Gelir Vergisi Kanunu’na göre elde eden açısından “Menkul Sermaye İradı” olarak kabul edilecek ve vergilendirilecektir.

Ayrıca, ipotekli sermaye piyasası araçları ile varlık teminatlı menkul kıymetlerden sağlanan faizler de “Menkul Sermaye İradı” olarak vergilendirilecektir. İpotek finansmanı kuruluşları ve konut finansmanı kuruluşları tarafından ihraç edilen ipotekli sermaye piyasası araçlarından elde edilen kar payı ve faiz gelirleri stopaj (kesinti) yoluyla kaynakta vergilendirilecektir.

5582 sayılı Konut Finansmanı Sistemine İlişkin Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunu’nun 35. maddesi hükmüyle 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nda değişiklik yapılmıştır. Söz konusu değişiklik aşağıda yer almaktadır.

“MADDE 35 – 25/10/1984 tarihli ve 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 17 nci maddesinin (4) numaralı fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.

ş) 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinde tanımlanan konut finansmanı amacıyla teminat gösterilen veya ipotek konulan konutun, konut finansman kuruluşları, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, ipotek finansmanı kuruluşları ya da üçüncü kişilere teslimi (müzayede mahallinde yapılan satışlar dahil) ile bu şekilde alınan konutun, konut finansman kuruluşları, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı veya ipotek finansmanı kuruluşları tarafından teslimi (müzayede mahallinde yapılan satışı dahil)."

5582 sayılı Yasa ile Damga Vergisi Kanunu’nda yapılan değişiklikle;

• “Sermaye piyasası araçlarının ihracına ilişkin olarak düzenlenen makbuz ve kağıtlar, konut finansmanı kuruluşlarının konut finansmanı işlemleri ve bu kuruluşların ipotekli sermaye piyasası araçları, varlık teminatlı menkul kıymetler ve varlık finansmanı fonlarını temsilen menkul kıymet ihracı ve bu ihraca konu teminatlarla ilgili olarak düzenlenen makbuz ve kağıtlar,

İpotek finansmanı kuruluşları ile konut finansmanı fonlarının kuruluş ve ipotekli sermaye piyasası araçları, varlık teminatlı menkul kıymetler ve varlık finansmanı fonlarını temsil eden menkul kıymetlerin ihracı ve ihraca konu teminatlardan kaynaklananlar dahil her türlü işlemleri ile ilgili olarak düzenlenen ve damga vergisi bu kuruluşlar veya fonlar tarafından ödenmesi gereken makbuz ve kağıtlar,

Toplu Konut İdaresi Başkanlığının menkul kıymet ihracı ve ihraca konu teminatlardan kaynaklananlar dahil her türlü işlemleri ile ilgili olarak düzenlenen ve damga vergisi bu kuruluş tarafından ödenmesi gereken makbuz ve kağıtlar.

damga vergisinden istisna edilmiştir.

İlgili Kanunla Gider Vergileri Kanunu’nda yapılan değişiklikle; Konut finansmanı kapsamında yapılan sigortalarda sözleşme ve poliçe üzerinden alınan paralar, ipotek finansmanı kuruluşlarının kuruluşlarında veya sermayelerini artırdıkları sırada çıkardıkları hisse senetlerinin itibari değerlerinin üzerinde elden çıkarılması sonucu kendi lehlerine kalan paralar ve ipotek finansmanı kuruluşlarının, konut finansmanı kuruluşlarının ve konut finansmanı fonlarının, konut finansmanı kapsamında yaptıkları tüm işlemler dolayısıyla lehe alınan paralar Banka ve Sigorta Muameleleri (BSMV) Vergisine tabi değildir.

6802 sayılı Gider Vergisi Kanunu’na göre bankaların her ne şekilde olursa olsun yapmış oldukları bütün muameleler dolayısıyla kendi lehlerine her ne nam altında olursa olsun nakden veya hesaben aldıkları paralar banka ve sigorta muameleleri vergisine tabidir. Bu çerçevede bankaların ipotek kredilerini Merkez’e devretmelerinden dolayı elde edecekleri gelirler de BSMV’ ne tabi olacaktır.

Bilindiği üzere, mevcut konut kredilerinde BSMV konut kredisi kullanan tüketicinin ödediği aylık taksitin faiz kısmının yüzde 5’i oranında alınmaktadır. Ancak BSMV, kredi vadesi süresince değişik oranlarda tahsil edilmektedir. Buna göre, ilk yıllarda ödenen taksitte faiz kısmı yüksek olduğu için, buna bağlı olarak BSMV yüksek olmakta ve bu oran kademeli olarak düşmektedir.

5582 sayılı Kanun’la Harçlar Kanunu’nda da önemli değişiklikler yapılmıştır.
Buna göre; Konut finansmanı kuruluşları ve ipotek finansmanı kuruluşları tarafından konut finansmanı kapsamında tesis olunacak ipotek işlemleri, konut finansmanı amacıyla yapılacak finansal kiralamalarda kiralanan konutların kiracıya devri ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından konut satışları nedeniyle tesis olunacak ipotek işlemleri için harç alınmayacaktır.

Konut finansmanından kaynaklanan alacaklar ile Toplu Konut İdaresi Başkanlığının rehinle temin edilmiş alacaklarının takibinde, ihalenin feshi talepleri ile ilgili olarak esas hakkında karar verilmesi halinde hüküm altına alınan anlaşmazlık konusu değer üzerinden Binde 54 oranında harç alınacaktır.

VI- SONUÇ:

Mortgage sistemini uygulayan ülkelerin ekonomileri incelendiğinde; sistemin başarılı bir şekilde uygulanması halinde yepyeni iş sahalarının açıldığı gözlemlenmektedir. İnşaat sektörünün ve emlak piyasasının canlanmasının doğal bir sonucu olarak geliri gayrimenkul üzerine kurulu olan sosyo-ekonomik sınıfların güçlenmesi beklenmektedir. Mortgage sisteminin 20–30 yıllık geri ödeme vadelerine dayanıyor olması nedeniyle ekonomide uzun süreli denge ve istikrar sistemin tutunabilirliği ve başarısı açısından büyük önem taşımaktadır. Mortgage sistemi ile ekonomide milyarlarca dolarlık ölü sermaye olarak değerlendirilen gayrimenkuller aktif hale gelmektedir. Konut sahibi olan kişiler bu sistemle birlikte konutlarını ipotek ettirerek yeni iş kurabilecek sermayeyi rahatlıkla temin edebilmektedirler.

İnşaat sektörü tüm dünyada ekonomilerin lokomotif sektörüdür. İnşaat sektörü salt tek başına katma değer yaratan bir sektör değildir, kendisine bağlı pek çok alt sektörü de peşinden sürükleyebilecek niteliğe sahiptir. Mortgage sisteminin oturmasıyla birlikte inşaat sektöründe de önemli dönüşümlerin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Deprem ve benzeri felaketler sonrasında sürekli gündeme gelen vasıfsız müteahhitlerin, bu sistemde inşaat sektöründe yer tutması oldukça zorlaşacaktır. Mevcut yasalara göre müteahhitlik yapmak için ticaret odasına bir dilekçe vermek yeterlidir. Bu noktadan sonra müteahhit elindeki maddi olanaklar çerçevesinde istediği ihaleye katılabilmektedir. İnşaat yapmak için öncelikle bir şirketin kurulması gerekmektedir. Her önüne gelen inşaat yapmamalıdır.

Türkiye'de AB'ye uyum anlamında en yakın sektör bankacılık sektörüdür. Yaşanan krizlerin ardından başarılı bir şekilde toparlanan ve son dönemde özellikle büyük ölçekli bankaların kredi ve hizmet alanlarına yönelmesiyle daha istikrarlı bir döneme girilmektedir. Böyle bir sürece girilirken sektöre yabancı talebinin önümüzdeki dönemde de devam etmesini beklenmektedir. Sektörde yabancı sermaye payının artması sayesinde daha olumlu bir rekabet ortamı hakim olacaktır. Öte yandan BDDK, banka bilançolarında enflasyon muhasebesi uygulamasına son vermiştir. Buna göre, bilançosu verimli, yüksek serbest sermayeye sahip ve bu nedenle enflasyon muhasebesi uygulamasında "net parasal zarar" elde eden bankaların karlılık performansları olumlu etkilenecektir.

Mortgage sisteminin işlerlik kazanmasıyla birlikte inşaat ve bankacılık sektöründen sonra hazır beton, seramik, tuğla, kiremit, çimento, boya, demir çelik, yapı kimyasalları, agrega, yalıtım, çatı malzemeleri, cam sektörlerinin de pozitif ivme yaşayacağı tahmin edilmektedir. Doğrudan etkilenecek bu sektörlerin yanı sıra, dolaylı olarak otomotiv, mobilya,
ev tekstili ve beyaz eşya sektörünün de etkilenmesi kaçınılmaz görünmektedir.

Şu unutulmamalıdır ki; sistem iyi uygulanmazsa, ekonomik krizlere yol açma potansiyelini de bünyesinde barındırmaktadır. 1980'li yıllarda, Amerika'da reel faizler yüzde 2'den yüzde 3'e çıkınca ortaya çıkan 500 milyar dolarlık fark, pek çok konut finansmanı kuruluşunun iflasına yol açmıştır. Son Asya krizinde en çok zarar gören Endonezya ve Tayland gibi ülkelerin ortak özelliği, bankacılık sistemlerinin büyük oranda mortgage kredisine dayalı olmasıdır. Zaten Asya krizini tetikleyen de bu sistemin çökmesi olmuştur. Bugünlerde Amerika Birleşik Devletleri’ni sarsmaya başlayan mortgage kredileri krizi ise sabit gelirli müşterilere değişken faizli mortgage kredilerinin verilmesinden kaynaklanmaktadır. Amerikan Merkez Bankası Federal Reserve Bank’ın faiz oranlarını kademeli olarak birkaç yıl yükseltmesi söz konusu kişilerin geri ödemelerinde öenmli sorunlar yaratmıştır. “Subprime mortgages “ olarak bilinen söz konusu kredilerle ilgili olarak kısa vadede pozitif gelişmelerin oluşması da beklenmektedir. Ancak, söz konusu sıkıntının Amerikan finans piyasasının yalnızca % 13’lük bir bölümü ile ilgili olsa da diğer piyasalara sıçrama olasılığı tüm yatırımcıları tedirgin etmektedir.

Ülkemizde de henüz mortgage sistemine ilişkin yasal düzenlemeler hayata geçirilmeden önce, konut fiyatlarının olağanüstü yükseldiği gözlemlenmiştir. Maalesef, mortgage Türkiye’ye gelmeden adeta sihirli değnek gibi tanıtılmıştır. Mortgage, ancak enflasyonun düştüğü ve ekonomik durumun istikrarlı olduğu bir alanda olumlu etkilere sahip olacak bir sistemdir. Aksi takdirde, bir faciaya da yol açabilir. Finansal bir kriz halinde; özellikle yabancı sermayeli bankaların ipotek altına aldığı konutları satarak ve kalan alacaklarını da Türkiye’den hazine borcu adı altında tahsil etmeleri mümkündür.

Artan kredilerin sistemik kriz dönemlerinde ekonomiye ve tüm yatırımcılara vereceği zararları en aza indirebilmek için güvence sağlayacak mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir. Finansal kurumlar açısından konut finansmanı özünde bir kredilendirme işlemidir. Finansmanın ilk aşaması bankaların pasiflerinde bulunan kaynaklar kullanılarak gerçekleşeceğinden konut finansmanından olan alacaklar aynı zamanda risk unsuru da taşıyacaktır. Bu nedenle, bu konudaki düzenlemeler bankaların faaliyetlerinin gözetimini ve denetimini düzenleyen Bankalar Kanunu ile ilişkilendirilerek sistemin işletilmesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun aktif olarak rol oynaması gerekmektedir.

Mortgage (tutsat) ile ilgili en önemli sorunlardan birini de faizlerin yüksekliği oluşturacaktır. Gelişmiş ülkelerde uygulanan tutsat sistemindekinden çok daha yüksek düzeylerde olan Türkiye finans piyasasındaki faiz oranları, enflasyonla mücadele çerçevesinde Merkez Bankası’nca önemli oranda düşürülmeyeceği en azından önümüzdeki 2008 yılı için mümkün görünmemektedir. Yasa, faiz için kredi müşterisine, sabit, değişken ve sabit-değişken karma olmak üzere üç seçenek sunmaktadır. Değişken faizde, genel faizler inip-çıktığında, kredi faizi inecek ya da düşecektir. Sabit faizde ise hiç değişmeyecektir. Tüketicinin faizde karlı ya da zararlı çıkmasını, ekonominin gidişi belirleyecektir.

Mortgage Yasası'nın işlerlik kazanmasını sağlayacak ikincil piyasa düzenlemelerinin kısa sürede hazır hale getirilmesi çok da kolay değil. Bürokrasinin en az olduğu ülkelerden biri olan Norveç'te bile Mortgage Yasası çıktıktan bir yıl sonra mevzuatların pratiğe geçebilmiştir. Yasa, ana çatıyı kurmuş, ancak içini başlangıçta boş bırakmıştır. Bu boşlukları da bilindiği gibi Merkez Bankası, SPK, BDDK gibi organizasyonu ve düzenlemeleri yapacak kurumlar doldurmaya çalışmaktadır. Gerçek anlamda ikincil piyasanın işlemesi ise 2009 yılını bulacaktır. Son dönemde düşmekte olan enflasyon ve faiz oranları, konut sorununun çağdaş finansal araçlarla çözülebilmesi konusundaki umutları artırmıştır. İpoteğe dayalı konut finansmanı sistemi, konut finansmanı sorununun serbest piyasa kuralları içerisinde sermaye piyasasından toplanan fonlar kullanılarak çözümünü ifade etmektedir. Yurtdışında uzun zamandır uygulanmakta olan bu sistemin, son yıllarda ekonomimizde yaşanan olumlu gelişmelerle birlikte artık ülkemizde de faaliyete geçirilebilmesi önemli bir gelişme olarak kabul edilmelidir.

Anahtar Kelimeler; mortgage sistemi nedir, finansman sistemi mortgage, mortgage sistemi hakkında, suprime mortgage nedir